Tuesday, August 19, 2014
beş harfliler
* Kadın ağır el işçiliği gerektiren bir işte çalışır.
* "Yaratıcılığını" kullandığını düşünür.
* Bir gün aniden işten el çektirilir.
* "Yeşillik, tavuklar ve kuşlar" ile dolu bir yere gider.
* Kendisinin bunlara ihtiyacı yoktur. Başkaları çok istiyorlarsa "yeşillik, tavuklar ve kuşlar" ile dolu bu yere gelebilir, ama kendisi değil.
* Özlem doludur. Hayatla rabıtası kopar.
Saturday, December 10, 2011
Memleket
Friday, October 07, 2011
Aziz Ogretmenim
Bugun ilkokul ve liseden arkadasim Reyhan aradi. Toplantidaydim, acamadim. Halbuki yaninda ilk okul ogretmenimiz Aziz Bey varmis! Beni konusmuslar, sesimi duymak istemis!
Aziz Ogretmenimizi o kadar cok severdik ki! Her sabah ilk dersi gunluk haberlere ayirirdi. Bir ders boyunca, radyoda gazetede televizyonda gorup okudugumuz haberleri sinifta paylasir, tartisirdik. "hukumet guvenoyu almis, tup gaza yine zam gelmis, Ankara'da universitede olaylar cikmis!" Bunlari konusurken ilk okul ogrencisiydik, cevrede olup bitenleri anlamadan buyuyemeyecegimizi, ogrenmenin sadece okulda olmayacagini, ileride iyi birer insan olmak istiyorsak aklimizi gelistirmemizi, dunyaya bakmamizi ogutlerdi bize. Balcilik yapardi. Beslenme saatlerimizde, sinifta topluca mayaladigimiz yogurdu onun getirdigi balla karistirir yerdik. Abur cubur yememize izin vermezdi. Resim derslerinde diger siniflarin yaptigi gibi elisi kagitlariyla sus ya da resim yapmazdik, bize dugme dikmeyi, kendi giysilerimizi tamir etmeyi ogretmisti. Hic unutmadigim derslerinden biri de ureten tuketen insanlarla ilgili dersi olmustur. Bir gun tek tek hepimizi kaldirdi, evlerimizde kac uretici kac tuketici oldugunu sordu. Annem de calistigi icin ben "iki uretici iki tuketici" demistim, ama genelde cevaplar "bir uretici, uc - dort tuketici" seklinde olmustu. Bize kendi ayaklari uzerinde durmanin, eve destek saglamanin onemini anlatmis, kucuk kasabada buyuyen biz kizlara "okuyun, calisin, siz de uretin, yerinizde kalmayin" diye guzel guzel konusmustu. "Uretmezseniz soz hakkiniz olmaz, uretmezseniz baskasi ne derse onu yaparsiniz" deyisi hala aklimda. "Siz de insansiniz, evde anne babalariniza bunu anlatin, size hic bir seyden anlamayan cocuk gibi davranmasinlar" gibisinden bir seyler anlattigi gunden sonra, evde her birimiz anarsist kesilmistik:)
Bugun konusamadigima ne cok uzuldum.
Fotograf yanlis hatirlamiyorsam okulu bitirdigimiz gunlerden birinde cekilmisti. Aziz Ogretmen, ben ve sinifin caliskan kizi Olcay..
Saturday, September 10, 2011
Wednesday, June 15, 2011
kagida yazilan mektuplar
Birinde is sinavini kazanmisim ve mulakata hazirlaniyorum. Birinde yeni isimdeki insanlardan bahsediyorum. Birinde Elif dogmus ve uzaktaki babasina ilk gunlerinin nasil gectigi anlatiliyor. Birinde Elif sayfalari karalamis, mektup niyetine aciklamalariyla birlikte o karalamalar gonderilmis. Birinde babasi Elif'i ve evini cok ozlemis.
Bir sevindim! Iyi ki yazmisiz..
Wednesday, June 08, 2011
yuz
Bu kayitlari tutmaya picassa'yi kesfetmeye calisirken baslamistim. Fotograflarla oynuyordum, web'de yayinla ve blog dugmelerini buldum, karistirdim, isim aradim, ben de gitmistim adini buldum, taslak olarak kaydettim, ne ise yarayacak dedim, arada donup donup baktim, biriktirdigim bir kac yaziyi ust uste yukledim, beklettim, sonra gun geldi "yayina ciktim."
Konu bulmakta zorlandim, zorlaniyorum. Yorgunluktan kafamin bulandigi zamanlarda nefes almayi hatirlamak icin dustugum notlar ve sonra sonra okudugumda bana bugunleri hatirlatacagini dusundugum yazilar bunlar. Yani dilerim hatirlatir. Belki de "bu neydi acaba?" diye bol bol dusundurecek.
Suya yazilan yazilar gibi..
Yuz.
Thursday, May 26, 2011
amerika amerika 3 - cigarette angel
Alisveris yapmayi cok sevmedigim icin, gecen gelisimizde magazalara biraz bakip kapinin onune sigara icmeye cikmistim. Kapinin iki yaninda, kenarina oturabileceginiz minik havuzlar var. Orada oturup sigara icer ve gelen gecene bakarken, yanima cok da tekin gorunmeyen bir genc yaklasip fazla sigaram olup olmadigini sormustu. Ben de sigara vermis ama korktugum icin tekrar iceri girmistim. Iste bugun ayni havuzun ayni kosesinde oturur ve o olayi dusunerek sigara icerken yanima bir kiz yaklasti. Fazla sigaram olup olmadigini sordu. Kiza sigara verdim, verirken de uc yil once ayni seyi yasadigimi anlattim. Epey gulduk, kiz benim uc yilda bir gorunen sigara melegi oldugumu soyledi.
Orlando'ya bir daha yolum duser mi bilmiyorum, duserse gidip yine o kosede oturmak lazim:)
Monday, May 23, 2011
amerika amerika 2



Orhan Pamuk gibi yazamayacagim kesin, ama ilk aksamimi soyle anlatayim, New York yazilarina giris olsun:
JFK havaalanina indik. (THY ucaklarinin indigi terminal son derece eski ve dokuk bir yer. Sonra Orlando ucagina da JFK'den bindik ve gayet guzel, sik, kocaman bir terminaldi.) Uzun uzun pasaport kuyrugunda bekledik. Havaalani, sonra New York'ta da bolca hissedecegimiz uzere, dunyanin her yerinden insanlarla doluydu. Bu tur bir kalabalik bir yandan insanin yalnizlik hissini buyutuyor, bir yandan da o kadar yabancinin icinde kendisini hayata ait, hayatin icindeki her seyle basa cikabilirmis gibi gormesini sagliyor. Baktiginizda butun kosturmalarina, yuksek sesle konusmalarina ve guvenlerine ragmen herkesin yalnizligini goruyorsunuz cunku. Havaalanindan cikinca taksiye bindik. Kalacagimiz oteli her zamanki gibi booking.com araciligiyla bulmustum. Manhattan Centre Hotel, Besinci Caddeyi kesen sokaklardan birinin icinde ve kalanlarin yorumlarina gore de "tum NY atraksiyonlarina yakin" bir yerdi. Taksiyle ilerlerken, disaridaki manzara hayalimizde canlandirdigimiz NY'a hic benzemiyordu. Yesillik ve dogal bir gorunum, bana Ingiltere'yi; Ayse'ye de diger Avrupa sehirlerini hatirlatti. Sonra yol giderek kalabaliklasti ve ust gecitler, kavsaklar, koprulerle karmasiklasmaya basladi. Sonra Manhattan'a girdik. Ikimiz de cama yapismis disariyi gozluyorduk. Kaldigimiz bolge Manhattan'in Midtown bolgesi, yani adanin ortalarinda bir yer. Filmlerden bildigimiz Grand Station, MetLife binasi gibi tanidik mekanlari gecip ilerledik. Bizim caddeye donerken St Patrick Katedralini ve Rockefeller Binasini, otelin biraz ilerisinde de Radio City Music Hall binasini gorduk; yani gercekten pek cok atraksiyona yakin bir otel bulmusuz. Havaalanindan Midtown yaklasik bir saat suruyor.
Manhattan'da yuksek binalarin, gokdelenlerin coklugu, insanin gozunu korkutuyor. O kadar cok gokdelen var ki! Bazi bolgelerde kendimi bilim kurgu filmlerinde gibi hissettim. Bir yandan da, tum o modern yuksek binalarin yaninda yoresinde eski binalar, tarihi binalar varliklarini surduruyor. New York butun modernligine ragmen agzimda tarihi bir sehir tadi birakti; eski her sey korunmus. Bu durum sonu gelmez bir tadilat, yenileme, insaat faaliyetini de yaninda getiriyor. Manhattan ve Brooklyn'de uc gunluk sinirli gozlemlerimiz boyle hissettirdi.
Esyalarimizi birakip hemen disari ciktik. Amacimiz aksam olmadan biraz cevreyi gorebilmekti. Ucaktan yeni inmis olmanin verdigi bir sarhosluk uzerimizdeydi. Kafamin cevresinde bir yastik varmis gibi sesler uzaktan geliyordu. Ama kendimize ayirdigimiz bu kucucuk tatilin her anini kullanmak icin zorladik kendimizi. (Bu arada, bu mevsimde New York'ta havanin gayet guzel olmasi gerekirken hava bardaktan bosanircasina yagisliydi. Ustelik havaalanindan gelirken bindigimiz taksinin Ozbek soforu havanin daha da bozabilecegini soylemisti.) Kendimizi Central Park'ta bulduk. O kadar yorgunduk ki parka girmek konusunda biraz tereddut ettik, ama girdik. Manhattan gibi bir yerde Central Park gibi buyuk bir yesil alanin kalmis olmasi inanilmaz. CP New York'ta en sevdigim yerlerden biri oldu. Parka girmisken ve yagmur da dinmisken, guzel guzel yuruduk. Sonra haritadan John Lennon'un Dakota'sina yakin oldugumuzu anlayinca, Dakota, John icin yapilan Imagine kosesi ve Strawberry Fields arayisimiz basladi. Ama bu baska bir hikayenin konusu olsun.
New York'u filmlerde oyle cok gormusuz ki, gezerken hep "burayi biliyorum, burayi gormustum" diyorsunuz. Parktan ciktigimizda hava kararmisti, caddeler islakti, isiklar caddelerde parliyordu. Cevreye baka baka ilerlerken, hemen ileride Times Square gorundu. Ayaklarimizi giderek daha cok surudugumuz icin o tarafa yonelmeden devam ettik. Her kosede bildigimiz bir seyleri goruyor ve sehrin bize ne cok sey vaad ettigini dusunuyorduk.
New York gercekten de bir parcasi olmak isteyeceginiz, asla uyumayan bir sehir. Otele donup de yataga kendimi attigimda, bir yandan Strawberry Fields bir yandan da New York New York caliyordu zihnimde. Ilk bayginlikla biraz uyuduktan sonra birden bir gurultuyle uyandim. New York'un bize ilk hediyesi, gece yapilan yol-kanalizasyon tamirati sesi oldu. Oteldeki gorevliler sikayetimizi "burasi NY, ne yapabiliriz?" diye yanitladilar. Caresiz, geceyi ve izleyen geceleri o sesle gecirdik.
Sabah gezmeye basladik..
Saturday, May 07, 2011
Yol tarifi
Flann O'brien'den Ucuncu Polis'i okuyorum. Yukaridaki yol tarifi oyle icime isledi ki; kendi kendime, iste boyle bir yol tarifi yazmak icin herseyi yapardim, dedim; hem okuduguma sevindim hem de yazamadigima uzuldum.
(buraya İskocya gezisinden bir yol fotografi bulmali)
Friday, April 22, 2011
gemi
Sunday, January 16, 2011
Yeni Kitap: buyuk insanlik
Bir ucu bir kuyuda kaybolan ruzgarli bir sosede
Bana dogru yaklasiyor kavusma saatimiz yalnayak
Yuzu saclariyla ortulu kavusma saatimizin
Bir de agir yuruyor ki deli olmak isten degil
Bana dogru yuruyor kavusma saatimiz yalnayak
Ben de telefon diregine bagliyim kollarimdan
Yuregim de yorgun mu yorgun duracak nerdeyse
Bir de alnima bir su damliyor ayni yere artsiz arasiz
Bana dogru yaklasiyor kavusma saatimiz yalnayak
Ben de seni dusunuyorum da seni dusunuyorum
Ben de seni dusundukce o da agirlastiriyor yuruyusunu
Bu boyle giderse yikilabilirim diregin dibine
O yanima varmadan
Nazim Hikmet - Turkcede hic yayimlanmamis bir siiri
Tuesday, September 21, 2010
kutlu olsun, arzederim
Tatilde bir de kurtuluş törenlerine denk geldik. Benim ısrarımla da başından sonuna kadar izledik.Cumhuriyet Meydanı'ndaki tören, heyecanlı ve genç bir öğretmenin tören programını arzetmesiyle başlayıp, kaymakam, askeri birlik komutanı ve belediye başkanının törene katılan halkı selamlamasıyla devam etti. Askeri birliğin 'sağol'u çakı gibiydi: "sağol!!!!" Öğrenciler, cılız ama neşeli bir sesle "sağooool/ol/ol/ol" diye cıvıldadılar; biz halk olarak biraz daha güçlü olmaya çalıştık: "sa_olllll!!!!" . Günün anlam ve önemini anlatan konuşmalar yapılırken, ben öğrenci grubunu izliyordum. Ertuğ'la, birini çekip sorsak "neyi kutluyoruz" diye, ne cevap vereceklerini konuştuk. Çok güldük sonra. Öyle eğleniyor ve öyle kımıltılı duruyorlardı ki, "arzederim" konuşmalarıyla öyle ilgisizlerdi ki..
Folklor gösterisi, askeri bandonun çaldığı marşlar ve en son geçit töreni ile kurtuluş günü kutlamaları bitti. Anneler çocuklarını alkışladı geçerken, yaşlı teyzeler askerler için ayağa kalkıp alkış tuttular, kaymakam ve belediye başkanı folklorcularla hatıra fotoğrafı çektirdi. Sunucu, öğleden sonra bando gösterisi ve gece de meydanda türk sanat müziği konseri olacağını arzetti. Dağıldık.
Arada, postacı herkesin meydanda bulunmasından ve sokakları dolaşmayacağından memnun, elindeki zarfları meydandakilere dağıtıyordu: "sen de buradasın, al, bu bankadan gelmiş. hah, şurayı da imzala" "oğlum sana da fatura dışında bir şey gelmiyor" "Hacer Teyze, sen de buradaymışsın, al zarfını" "yav sana mektup gelse elimde niye tutayım, yok dedik ya!"
Monday, August 09, 2010
yan yana
Sunday, July 25, 2010
arkadaşlar, haftasonu, sapanca, elmalı pay
Hamuru için:
255 gr kekun
bir fiske tuz
140 gr margarin
6 kaşık soğuk su
İçi için:
4 orta boy ekşi elma
tatlandırmak için toz şeker
servis için pudra şekeri
Elmaları soyun,doğrayın, kısık ateşte çok az suyla yumuşatıp soğutun. Orijinal tarifte buharda yumuşatın, diyordu; ama ben çok az su ile yaptım, buharda nasıl yapacağımı bilemedim.
Fırını 200 dereceye ısınmaya alın.
Un ve tuzu bir kaba eleyin. Margarini ekleyerek yoğurun. Ekmek kırıntısı gibi oluyor karıştırınca. 6 kaşık suyu ilave edip hamuru açılacak kıvama getirin.
Hamuru ikiye bölün. Yarısını açıp 20 cm.lik yağlanmış kalıba yerleştirin; hamurun kenarları kalıbın kenarlarına doğru yükseltilmeli.
Elmaları hamurun üzerine yerleştirin. Tatlandırmak için toz şeker serpin. Orijinal tarifte bu kadardı. Ben toz şekere ilaveten, kuru üzüm, biraz ceviz ve tarçın da ilave ettim.
Hamurun ikinci parçasını da açın. alta gelecek kısmını hafif ıslatıp elmaların üzerine yerleştirin. Fazla hamurları alın ve iki katın birbirine iyice yapışması için kenarları iyice bastırın.
Fırına vermeden önce hamuru bir iki yerden delin. 200 dereceye ısınmış fırında 25-30 dakika. Rengi hafif değişince fırından alın. Fırın kabını hafifçe sallayınca, kek hareket ediyor olmalı.
Servis tabağına alıp pudra şekeriyle süsleyin. Hafif ılıkken servis yapılırsa -yani sanırım, biz öyle yaptık- pek güzel oluyor. Yanında da annemden öğrendiğim şekerci dedemin tarifi ev limonatası :)
**
Hafta içinde ilkokul, ortaokul ve lise arkadaşım aradı. Çok uzun zamandır konuşmamıştık; ne çok özlemişim!! Ağustosta İstanbul'a geliyormuş, buluşalım dedik.. Hala inanamıyorum.
Thursday, July 22, 2010
Saturday, May 08, 2010
öğle uykusunun erdemi
Hala müzikle ilgili yazmayı istediğim öyküyü düşünüyorum. İstediğim kıvamda değil henüz. Televizyonda mezzo kanalı açık. Berlin Filarmoni, hem de Aya İrini'de, Berlioz'dan bir şeyler çalıyor. Müzikle ilgili bilmediğim ne çok şey var!
Öğle uykularıyla da ilgili olmalı öykü. Öğle uykusunu anlatacak müziğim ne olur acaba? Yumuşak, tanıdık ve neşeli bir Mozart ya da "ninemin yaş gününü hatırladım ona sürpriz hazırladım/für Elise?"
Sunday, November 15, 2009
san diego
Yol çoook uzun sürdü. İstanbul'dan direkt uçuş yok; önce Şikago'ya oradan da San Diego'ya uçtuk. Üstelik havaalanındaki bir arıza nedeniyle Los Angeles'e indik ve oradan iki saatlik bir otobüs yolculuğu yaptık.
Havanın her zaman yaz kıvamında olduğu bir şehir San Diego. Limanı, plajları, daimi bir tatilde gibi gezen insanları ve bolca turistiyle; bizim için kıştan önce hoş bir "yaz adacığı" oldu.
Tuesday, September 15, 2009
92 yaşında liste başı
(Background: Where the hell are you?)
(Radio announcer: Over 47 German planes were destroyed with the loss of only 15 of our own aircraft)
(Background: Where the hell are you Simon?)
Does anybody here remember Vera Lynn?
Remember how she said that
We would meet again
Some sunny day?
Vera! Vera!What has become of you?
Does anybody else in here
Feel the way I do?
Monday, January 12, 2009
...
It's easy if you try
No hell below us
Above us only sky
Imagine all the people
Living for today
Imagine there's no countries
It isn't hard to do
Nothing to kill or die for
And no religion too
Imagine all the people
Living life in peace
You may say that I'm a dreamer
But I'm not the only one
I hope someday you'll join us
And the world will be as one
Imagine no possessions
I wonder if you can
No need for greed or hunger
A brotherhood of man
Imagine all the people
Sharing all the world
You may say that I'm a dreamer
But I'm not the only one
I hope someday you'll join us
And the world will live as one
Feza için..
Wednesday, May 28, 2008
pavyona gitmek

Yaşadığımız köyden ve sonraları ilçeden çıkar, Fuar'a gelirdik. Fuarın isimleri değişik değişik olan kapıları vardı, hepsini hatırlamıyorum şimdi ama, ikisi aklımda kalmış: Montrö ve Lozan. Ben en çok Lozan Kapısı'nı severdim, daha büyük ve gösterişliydi.
Çok da bozulmayan bir gezi sırası izlerdik. Önce "pavyon"ları gezerdik. Ülke pavyonları, okuldaki acayip sıkıcı coğrafya derslerinden sonra gerçek dünyayı tanıdığımız yerlerdi. SSCB ve ABD pavyonları, o zaman çok da farkında olmadığımız bir yarışın simgeleri olarak en çok aklımda yer edenler olmuş. SSCB pavyonu kapısındaki devasa orak çekici, içindeki uzay yolculuklarını gösteren fotoları ve ıvır zıvırları, makineleri, güzel mankenlerin olduğu defileleri ile sanırım en büyük pavyondu, ya da öyle hatırlıyorum. Bir takım cumhuriyetlerin, hem de sosyalist bir şekilde bir araya gelmiş olması; broşürlerden göründüğü kadarıyla "jivago yaka" gömlekler giymiş kırmızı yanaklı gürbüz kız ve erkeklerin (çekik gözlüler, daha esmerler, çok sarışınlar bir arada görünürdü, rengarenk ve çok çeşitli olurlardı) bir arada eşit ve kardeşçe yaşayıp, uçsuz bucaksız yeşil tarlalarda ya da devasa makinelerin olduğu fabrikalarda çalışması ve üstüne bale ya da spor yapıp kitap okurken uzaya da gidebilmeleri, beni acayip etkilerdi. İşte çocukluğumun sosyalizm tanımı. Yıllar geçerken haberlerde Batı'ya kaçan sanatçıları bilim adamlarını sporcuları her duyuşumda ya da sonra birlik dağıldığında ve bir sürü milliyetçi devlet ortaya çıkıp bir de kendi aralarında savaştıklarında, hep o kırmızı yanaklı gürbüz kız ve erkeklerin nerede olduğunu düşündüm, durdum.
Bir de Pakistan gibi dost ve kardeş olduğu söylenen ülkeler olurdu. İçinde kilimler, kötü paketlenmiş giysiler ve şimdi hatırlamadığım ama hiç bir cazibesi olmayan şeyler bulunan bu pavyonlarda, neden dost ve kardeş ülkelerimizin böyle kötü pavyonları olduğunu düşünür ve sscb ya da abd ya da ingiltere ile dost kardeş olmak isterdim.
Neyse, pavyonlardan sonra, babamın ilaç kadar faydalı olduğunu söylediği Tariş şıralarından içmek için kuyruğa girerdik. Şıranın beni canlandırdığına inanırdım. Ağaçların altında oturup annemin çantaya koyduğu piknik yemeğini yerdik. İnsanları seyrederdik. Sonra bir kaç yıl mini golf oynadığımızı hatırlıyorum. (Mini golfün karşısındaki gazinoda müzik başlamış olurdu. O gazino daha pahalıydı, oraya gitmezdik. Bizim gittiğimiz yer genelde hep Akasyalar Halk Gazinosu oldu. Yemekli masaları ve arkada yemek yemeyecekler için sıraları olurdu. Bülent Ersoy'u bile izlemiştik:p)
Yemekten sonra, paraşüt kulesinden atlayanları seyrederdik. O sırada büyüyünce atlayacağımı düşünürdüm hep ama hiç atlayamadım. Uzun uzun seyrederdik. Ne çok zamanımız varmış. Çığlıklar atılırdı, annem "ay Necdet, ay Necdet!" diye babamın kolunun arkasına saklanırdı. Gül bahçesinden geçer, pavyonlar boyunca söylediğimiz "ah adamlar neler yapıyor"u bu kez gül bahçesini yetiştirebilmiş bahçıvanlarımız için söylerdik. Bir yandan da dondurma yerdik.
Sonra sıra Lunapark'a gelirdi! Lunapark için ne desem az, bir rüyaydı herhalde!
Lunapark da bitince, artık şişmiş ayaklarımızla sürünerek oradan oraya tekrar bakınır, kalabalık kitleyle birlikte kapılara doğru akardık. Babam yerin altından elektrik telleri geçtiğini ve o yüzden çok yorulduğumuzu söylerdi. Elektriği atmak için ara sıra çimenlere bastırırdı bizi. İnanırdık! Uzun kuyruklarda yarı uyur yarı uyanık beklerken fuara gelmiş tanıdıklarla karşılaşılırdı. Yolda mutlaka uyunurdu. Bazen, eve ne zaman girdiğimizi hatırlamazdım bile, ertesi sabah ise geç kalkılır ve komşularla "fuara gittik de" sohbeti yapılırken biz çocuklar kendi aramızda topladığımız broşürlere, çıkartmalara ve acayip bir sürü şeye bakardık. Kağıtlı kesme şeker bile benim için fuarda gördüğüm bir egzantirikliktir mesela:)
GAP diye başlamıştım? Evet, işte o fuar günlerinde GAP pavyonuna da mutlaka uğranırdı. Büyük devasa bir GAP maketi vardı pavyonda. Hangi 20 yılda ne yapılmış olacak, güneydoğu nasıl kalkınacak, nasıl yeşil tarlalarımız olacak gösteren illüstrasyonlar, yarım baraj inşaatı fotoğrafları, başbakan ve devlet büyüklerinin mesajları, kurdeleler... O yıllarda GAP benim için, sovyetler birliğinin hem bale yapan hem sporda madalya kazanan hem tarlada çalışan hem de uzaya gidebilen kırmızı yanaklı gürbüz kızları gibi ulaşılması gereken bir ülkü olmuştu. Büyümek ve önümüzdeki 20 yılda 30 yılda ülke değişirken görev almak için heyecanlanırdım! Öyle uzun bir süre vardı ki önümüzde.. Sanki GAP'ı bitirebilirsek bizim de hayatımız değişecek ve uzaya gidebilecektik:)
