Showing posts with label uzaklar. Show all posts
Showing posts with label uzaklar. Show all posts

Tuesday, August 19, 2014

beş harfliler

Bir gün yazılacak konular için not:

* Kadın ağır el işçiliği gerektiren bir işte çalışır.
* "Yaratıcılığını" kullandığını düşünür.
* Bir gün aniden işten el çektirilir.
* "Yeşillik, tavuklar ve kuşlar" ile dolu bir yere gider.
* Kendisinin bunlara ihtiyacı yoktur. Başkaları çok istiyorlarsa "yeşillik, tavuklar ve kuşlar" ile dolu bu yere gelebilir, ama kendisi değil.
* Özlem doludur. Hayatla rabıtası kopar.


Saturday, December 10, 2011

Memleket

Bulbul kucucuk bir kustur
Seher otusu pek hostur
Bulbul on bir ay sarhostur
Gul acilir gulfeme gel
Bu meclisi irfana gel

Bulbulun gogsu al olur
Gerdanda cifte hal olur
Bulbul on bir ay lal olur
Gul acilir gulfeme gel
Bu meclisi irfana gel

Hic gorulmemis yerleri bir sarkiyla hatirlayivermek..

Friday, October 07, 2011

Aziz Ogretmenim



Bugun ilkokul ve liseden arkadasim Reyhan aradi. Toplantidaydim, acamadim. Halbuki yaninda ilk okul ogretmenimiz Aziz Bey varmis! Beni konusmuslar, sesimi duymak istemis!

Aziz Ogretmenimizi o kadar cok severdik ki! Her sabah ilk dersi gunluk haberlere ayirirdi. Bir ders boyunca, radyoda gazetede televizyonda gorup okudugumuz haberleri sinifta paylasir, tartisirdik. "hukumet guvenoyu almis, tup gaza yine zam gelmis, Ankara'da universitede olaylar cikmis!" Bunlari konusurken ilk okul ogrencisiydik, cevrede olup bitenleri anlamadan buyuyemeyecegimizi, ogrenmenin sadece okulda olmayacagini, ileride iyi birer insan olmak istiyorsak aklimizi gelistirmemizi, dunyaya bakmamizi ogutlerdi bize. Balcilik yapardi. Beslenme saatlerimizde, sinifta topluca mayaladigimiz yogurdu onun getirdigi balla karistirir yerdik. Abur cubur yememize izin vermezdi. Resim derslerinde diger siniflarin yaptigi gibi elisi kagitlariyla sus ya da resim yapmazdik, bize dugme dikmeyi, kendi giysilerimizi tamir etmeyi ogretmisti. Hic unutmadigim derslerinden biri de ureten tuketen insanlarla ilgili dersi olmustur. Bir gun tek tek hepimizi kaldirdi, evlerimizde kac uretici kac tuketici oldugunu sordu. Annem de calistigi icin ben "iki uretici iki tuketici" demistim, ama genelde cevaplar "bir uretici, uc - dort tuketici" seklinde olmustu. Bize kendi ayaklari uzerinde durmanin, eve destek saglamanin onemini anlatmis, kucuk kasabada buyuyen biz kizlara "okuyun, calisin, siz de uretin, yerinizde kalmayin" diye guzel guzel konusmustu. "Uretmezseniz soz hakkiniz olmaz, uretmezseniz baskasi ne derse onu yaparsiniz" deyisi hala aklimda. "Siz de insansiniz, evde anne babalariniza bunu anlatin, size hic bir seyden anlamayan cocuk gibi davranmasinlar" gibisinden bir seyler anlattigi gunden sonra, evde her birimiz anarsist kesilmistik:)

Bugun konusamadigima ne cok uzuldum.

Fotograf yanlis hatirlamiyorsam okulu bitirdigimiz gunlerden birinde cekilmisti. Aziz Ogretmen, ben ve sinifin caliskan kizi Olcay..

Saturday, September 10, 2011

Wednesday, June 15, 2011

kagida yazilan mektuplar

Haftasonu evde birseyler yerlestirir ve kutulari karistirirken, mektuplar buldum. 25 yil once, daha email ve cep telefonu icad edilmemisken, her evde telefon bulunmasi adetten degilken, birbirimize mektuplar yazar, okur, sevinir, hemen cevap yazar, bazan yazmayip karsimizdakini meraklandirir, sonra kendimizi affettirmek icin daha uzun yazar, bir de onlari saklarmisiz. Ne kadar gencmisiz, ne kadar belirsizlikler ve bekleyisler ile doluymus hayat!

Birinde is sinavini kazanmisim ve mulakata hazirlaniyorum. Birinde yeni isimdeki insanlardan bahsediyorum. Birinde Elif dogmus ve uzaktaki babasina ilk gunlerinin nasil gectigi anlatiliyor. Birinde Elif sayfalari karalamis, mektup niyetine aciklamalariyla birlikte o karalamalar gonderilmis. Birinde babasi Elif'i ve evini cok ozlemis.

Bir sevindim! Iyi ki yazmisiz..

Wednesday, June 08, 2011

yuz

Yuzuncu kayit..

Bu kayitlari tutmaya picassa'yi kesfetmeye calisirken baslamistim. Fotograflarla oynuyordum, web'de yayinla ve blog dugmelerini buldum, karistirdim, isim aradim, ben de gitmistim adini buldum, taslak olarak kaydettim, ne ise yarayacak dedim, arada donup donup baktim, biriktirdigim bir kac yaziyi ust uste yukledim, beklettim, sonra gun geldi "yayina ciktim."

Konu bulmakta zorlandim, zorlaniyorum. Yorgunluktan kafamin bulandigi zamanlarda nefes almayi hatirlamak icin dustugum notlar ve sonra sonra okudugumda bana bugunleri hatirlatacagini dusundugum yazilar bunlar. Yani dilerim hatirlatir. Belki de "bu neydi acaba?" diye bol bol dusundurecek.

Suya yazilan yazilar gibi..

Yuz.

Thursday, May 26, 2011

amerika amerika 3 - cigarette angel

Orlando, alisverisi sevenler icin tam bir cennet. Zengin outletler insani bastan cikariyor. Outletler disinda bir kac tane de buyuk ve luks alisveris merkezi var. Mall at Millenia bunlardan biri. Uc yil once geldigimizde MM'ye gitmistik, bugun de gittik.

Alisveris yapmayi cok sevmedigim icin, gecen gelisimizde magazalara biraz bakip kapinin onune sigara icmeye cikmistim. Kapinin iki yaninda, kenarina oturabileceginiz minik havuzlar var. Orada oturup sigara icer ve gelen gecene bakarken, yanima cok da tekin gorunmeyen bir genc yaklasip fazla sigaram olup olmadigini sormustu. Ben de sigara vermis ama korktugum icin tekrar iceri girmistim. Iste bugun ayni havuzun ayni kosesinde oturur ve o olayi dusunerek sigara icerken yanima bir kiz yaklasti. Fazla sigaram olup olmadigini sordu. Kiza sigara verdim, verirken de uc yil once ayni seyi yasadigimi anlattim. Epey gulduk, kiz benim uc yilda bir gorunen sigara melegi oldugumu soyledi.

Orlando'ya bir daha yolum duser mi bilmiyorum, duserse gidip yine o kosede oturmak lazim:)

Monday, May 23, 2011

amerika amerika 2

Columbus Bulvarı İlk Akşam

Central Park Bow Bridge - Pek çok filmin yıldızı
Dakota ve ben:)

Sheep Meadow
New York'ta ilk fotoğraf - Central Park Altıncı Cadde girişinden

Fotograf yukleyemedigim icin gezi yazisina baslayamiyorum bir turlu. Ama bu aksam, tam da dogum gunumde otelde yalnizken, yazasim geldi. (yazıya böyle başlamıştım, şimdi Türkiye'de fotoğrafları da ekledim.)

Orhan Pamuk gibi yazamayacagim kesin, ama ilk aksamimi soyle anlatayim, New York yazilarina giris olsun:

JFK havaalanina indik. (THY ucaklarinin indigi terminal son derece eski ve dokuk bir yer. Sonra Orlando ucagina da JFK'den bindik ve gayet guzel, sik, kocaman bir terminaldi.) Uzun uzun pasaport kuyrugunda bekledik. Havaalani, sonra New York'ta da bolca hissedecegimiz uzere, dunyanin her yerinden insanlarla doluydu. Bu tur bir kalabalik bir yandan insanin yalnizlik hissini buyutuyor, bir yandan da o kadar yabancinin icinde kendisini hayata ait, hayatin icindeki her seyle basa cikabilirmis gibi gormesini sagliyor. Baktiginizda butun kosturmalarina, yuksek sesle konusmalarina ve guvenlerine ragmen herkesin yalnizligini goruyorsunuz cunku. Havaalanindan cikinca taksiye bindik. Kalacagimiz oteli her zamanki gibi booking.com araciligiyla bulmustum. Manhattan Centre Hotel, Besinci Caddeyi kesen sokaklardan birinin icinde ve kalanlarin yorumlarina gore de "tum NY atraksiyonlarina yakin" bir yerdi. Taksiyle ilerlerken, disaridaki manzara hayalimizde canlandirdigimiz NY'a hic benzemiyordu. Yesillik ve dogal bir gorunum, bana Ingiltere'yi; Ayse'ye de diger Avrupa sehirlerini hatirlatti. Sonra yol giderek kalabaliklasti ve ust gecitler, kavsaklar, koprulerle karmasiklasmaya basladi. Sonra Manhattan'a girdik. Ikimiz de cama yapismis disariyi gozluyorduk. Kaldigimiz bolge Manhattan'in Midtown bolgesi, yani adanin ortalarinda bir yer. Filmlerden bildigimiz Grand Station, MetLife binasi gibi tanidik mekanlari gecip ilerledik. Bizim caddeye donerken St Patrick Katedralini ve Rockefeller Binasini, otelin biraz ilerisinde de Radio City Music Hall binasini gorduk; yani gercekten pek cok atraksiyona yakin bir otel bulmusuz. Havaalanindan Midtown yaklasik bir saat suruyor.

Manhattan'da yuksek binalarin, gokdelenlerin coklugu, insanin gozunu korkutuyor. O kadar cok gokdelen var ki! Bazi bolgelerde kendimi bilim kurgu filmlerinde gibi hissettim. Bir yandan da, tum o modern yuksek binalarin yaninda yoresinde eski binalar, tarihi binalar varliklarini surduruyor. New York butun modernligine ragmen agzimda tarihi bir sehir tadi birakti; eski her sey korunmus. Bu durum sonu gelmez bir tadilat, yenileme, insaat faaliyetini de yaninda getiriyor. Manhattan ve Brooklyn'de uc gunluk sinirli gozlemlerimiz boyle hissettirdi.

Esyalarimizi birakip hemen disari ciktik. Amacimiz aksam olmadan biraz cevreyi gorebilmekti. Ucaktan yeni inmis olmanin verdigi bir sarhosluk uzerimizdeydi. Kafamin cevresinde bir yastik varmis gibi sesler uzaktan geliyordu. Ama kendimize ayirdigimiz bu kucucuk tatilin her anini kullanmak icin zorladik kendimizi. (Bu arada, bu mevsimde New York'ta havanin gayet guzel olmasi gerekirken hava bardaktan bosanircasina yagisliydi. Ustelik havaalanindan gelirken bindigimiz taksinin Ozbek soforu havanin daha da bozabilecegini soylemisti.) Kendimizi Central Park'ta bulduk. O kadar yorgunduk ki parka girmek konusunda biraz tereddut ettik, ama girdik. Manhattan gibi bir yerde Central Park gibi buyuk bir yesil alanin kalmis olmasi inanilmaz. CP New York'ta en sevdigim yerlerden biri oldu. Parka girmisken ve yagmur da dinmisken, guzel guzel yuruduk. Sonra haritadan John Lennon'un Dakota'sina yakin oldugumuzu anlayinca, Dakota, John icin yapilan Imagine kosesi ve Strawberry Fields arayisimiz basladi. Ama bu baska bir hikayenin konusu olsun.

New York'u filmlerde oyle cok gormusuz ki, gezerken hep "burayi biliyorum, burayi gormustum" diyorsunuz. Parktan ciktigimizda hava kararmisti, caddeler islakti, isiklar caddelerde parliyordu. Cevreye baka baka ilerlerken, hemen ileride Times Square gorundu. Ayaklarimizi giderek daha cok surudugumuz icin o tarafa yonelmeden devam ettik. Her kosede bildigimiz bir seyleri goruyor ve sehrin bize ne cok sey vaad ettigini dusunuyorduk.

New York gercekten de bir parcasi olmak isteyeceginiz, asla uyumayan bir sehir. Otele donup de yataga kendimi attigimda, bir yandan Strawberry Fields bir yandan da New York New York caliyordu zihnimde. Ilk bayginlikla biraz uyuduktan sonra birden bir gurultuyle uyandim. New York'un bize ilk hediyesi, gece yapilan yol-kanalizasyon tamirati sesi oldu. Oteldeki gorevliler sikayetimizi "burasi NY, ne yapabiliriz?" diye yanitladilar. Caresiz, geceyi ve izleyen geceleri o sesle gecirdik.

Sabah gezmeye basladik..

Saturday, May 07, 2011

Yol tarifi

Dar, bembeyaz, eski ve cetin yol golgelerin attigi ciziklerle kapliydi. Sabahin ilk saatlerindeki sisin icerisinden batiya dogru uzaniyor, kucuk tepeleri ustalikla asiyor ve hic de yolunun uzerinde olmayan ufacik kasabalara ugrama zahmetine giriyordu. Muhtemelen dunya yuzundeki en eski yollardan biriydi. Burada hic yol olmadigi zamanlari hayal etmekte zorlandim; cunku agaclar, uzun tepeler ve batakligin o duru goruntusu, yoldan bakildiginda hos bir manzara olustursunlar diye usta eller tarafindan duzenlenmisti sanki. Durup bakacak bir yol olmadan, degersiz degil de amacsiz bir manzara olurdu bu.

Flann O'brien'den Ucuncu Polis'i okuyorum. Yukaridaki yol tarifi oyle icime isledi ki; kendi kendime, iste boyle bir yol tarifi yazmak icin herseyi yapardim, dedim; hem okuduguma sevindim hem de yazamadigima uzuldum.

(buraya İskocya gezisinden bir yol fotografi bulmali)

Friday, April 22, 2011

gemi

"Your talk," I said, "is surely the handiwork of wisdom because not one word of it do I understand." (The Third Policeman/ Flann O'Brien)

Sunday, January 16, 2011

Yeni Kitap: buyuk insanlik

Bir Ucu Bir Kuyuda Kaybolan Ruzgarli Bir Sosede

Bir ucu bir kuyuda kaybolan ruzgarli bir sosede
Bana dogru yaklasiyor kavusma saatimiz yalnayak
Yuzu saclariyla ortulu kavusma saatimizin
Bir de agir yuruyor ki deli olmak isten degil
Bana dogru yuruyor kavusma saatimiz yalnayak
Ben de telefon diregine bagliyim kollarimdan
Yuregim de yorgun mu yorgun duracak nerdeyse
Bir de alnima bir su damliyor ayni yere artsiz arasiz
Bana dogru yaklasiyor kavusma saatimiz yalnayak
Ben de seni dusunuyorum da seni dusunuyorum
Ben de seni dusundukce o da agirlastiriyor yuruyusunu
Bu boyle giderse yikilabilirim diregin dibine
O yanima varmadan

Nazim Hikmet - Turkcede hic yayimlanmamis bir siiri

Tuesday, September 21, 2010

kutlu olsun, arzederim

Tatilde bir de kurtuluş törenlerine denk geldik. Benim ısrarımla da başından sonuna kadar izledik.

Cumhuriyet Meydanı'ndaki tören, heyecanlı ve genç bir öğretmenin tören programını arzetmesiyle başlayıp, kaymakam, askeri birlik komutanı ve belediye başkanının törene katılan halkı selamlamasıyla devam etti. Askeri birliğin 'sağol'u çakı gibiydi: "sağol!!!!" Öğrenciler, cılız ama neşeli bir sesle "sağooool/ol/ol/ol" diye cıvıldadılar; biz halk olarak biraz daha güçlü olmaya çalıştık: "sa_olllll!!!!" . Günün anlam ve önemini anlatan konuşmalar yapılırken, ben öğrenci grubunu izliyordum. Ertuğ'la, birini çekip sorsak "neyi kutluyoruz" diye, ne cevap vereceklerini konuştuk. Çok güldük sonra. Öyle eğleniyor ve öyle kımıltılı duruyorlardı ki, "arzederim" konuşmalarıyla öyle ilgisizlerdi ki..

Folklor gösterisi, askeri bandonun çaldığı marşlar ve en son geçit töreni ile kurtuluş günü kutlamaları bitti. Anneler çocuklarını alkışladı geçerken, yaşlı teyzeler askerler için ayağa kalkıp alkış tuttular, kaymakam ve belediye başkanı folklorcularla hatıra fotoğrafı çektirdi. Sunucu, öğleden sonra bando gösterisi ve gece de meydanda türk sanat müziği konseri olacağını arzetti. Dağıldık.

Arada, postacı herkesin meydanda bulunmasından ve sokakları dolaşmayacağından memnun, elindeki zarfları meydandakilere dağıtıyordu: "sen de buradasın, al, bu bankadan gelmiş. hah, şurayı da imzala" "oğlum sana da fatura dışında bir şey gelmiyor" "Hacer Teyze, sen de buradaymışsın, al zarfını" "yav sana mektup gelse elimde niye tutayım, yok dedik ya!"

Monday, August 09, 2010

yan yana


Yazın en sıcak günlerinden biri. Şehrin merkez camilerinden biri. Havaya rağmen, caminin bahçesi ve çevresi son derece kalabalık. Sessiz ve büyük bir grup.
**
Cenaze törenlerinde tuhaf hissediyorum. Cenazeler, uzun süredir bir birini görmeyenleri de bir araya getiriyor. İnsanlar gülümseyerek el sıkışıyor ve sohbet ediyorlar. Bense şaşkınlaşıyorum. Bencil yanım, "hayat devam ediyor" diyor, "sevdiklerine daha çok sarılmalısın." Diğer yanım ise, bunun ne kadar korkunç bir şey olduğunu hatırlatıyor bana; sevdiklerini kaybedenlerin yanında gülmek!
**
İkindi namazı zamanı yaklaşıyor. Kalabalık artıyor. Caminin önünde iki cenaze arabası. Musalla taşlarında yan yana iki tabut. Gölge yapan brandanın altında, sessiz uzanıyorlar.
**
Sıcak havada, gelenleri izliyorum. Ayrı köşelerde toplaşan iki ailenin yanına yaklaşıp başsağlığı diliyorlar. Arada birbirini tanıyanlar çıkacak mı diye merak ediyorum. İzlediğim anlarda çıkmıyor.
**
Yan yana yatan "er kişi" ve "hatun kişi" uzun ömürler yaşamışlar, göründüğü kadarıyla. Kalabalığa, seçilen camiye, çiçeklerin, bağışların çokluğuna bakılınca, fena da geçmemiş olmalı hayatları. Yolları hayatlarının bir noktasında kesişmiş midir? Uzun bir ömür boyunca birbirinin farkında olmadan yaşayıp da bu sıcak yaz öğleden sonrasında, üzgün ailelerinin, içtenlikle üzülen dostlarının, bir sebeple orada bulunan ciddi görünümlü tüm o insanların arasında yan yana yatmaları dışında hiç mi karşılaşmadılar? Hayatları birlikte sona eriyor, bir birlerinden hiç mi haberdar olmadılar?
**
"Geleneksel" ve "daha az geleneksel" grupların karıştığı bir tören. Arkadan, duvarın kenarından yan yana yatanlar için kılınan namazı izliyorum. Grubun karmalığı çıplak güneşin altında daha da keskin göze batıyor. Uzun uzun anlatmalıyım.
**
Kayıplarla vedalaşıyoruz. Birisi Ayazağa'da diğeriyse Anadolu Yakasında yatacakmış. Gruplar bir birlerine karışmadan arabalarına dağılıyor. Er ve hatun bundan sonra da yakın olmayacaklar.
**
Bilge Teyze ve cumartesi günü yanında yatan amca için..

Sunday, July 25, 2010

arkadaşlar, haftasonu, sapanca, elmalı pay

Uzun bir hafta sonuydu. Cuma gününden Sapanca'ya gittik. Hava çok güzeldi. Şimdi pazar akşamüstü olmuşken düşünüyorum da, sanki upuzun bir tatil yapmışız gibi. Köpekler, havuz, çiçekler, tembellik, akıl boşaltma..

Bahçede ekşi elmalar olmuş. Geçen yıl bugünlerde gidememiştik hiç, elmaları kaçırmışım. Koca bir torba getirdik. Arabada gelirken birden elmalı pay yapmayı düşündüm. Daha önce hiç yapmamıştım. Tarifi bbcfood'da buldum, Mary Henry'den:

Hamuru için:
255 gr kekun
bir fiske tuz
140 gr margarin
6 kaşık soğuk su

İçi için:
4 orta boy ekşi elma
tatlandırmak için toz şeker
servis için pudra şekeri

Elmaları soyun,doğrayın, kısık ateşte çok az suyla yumuşatıp soğutun. Orijinal tarifte buharda yumuşatın, diyordu; ama ben çok az su ile yaptım, buharda nasıl yapacağımı bilemedim.

Fırını 200 dereceye ısınmaya alın.

Un ve tuzu bir kaba eleyin. Margarini ekleyerek yoğurun. Ekmek kırıntısı gibi oluyor karıştırınca. 6 kaşık suyu ilave edip hamuru açılacak kıvama getirin.

Hamuru ikiye bölün. Yarısını açıp 20 cm.lik yağlanmış kalıba yerleştirin; hamurun kenarları kalıbın kenarlarına doğru yükseltilmeli.

Elmaları hamurun üzerine yerleştirin. Tatlandırmak için toz şeker serpin. Orijinal tarifte bu kadardı. Ben toz şekere ilaveten, kuru üzüm, biraz ceviz ve tarçın da ilave ettim.

Hamurun ikinci parçasını da açın. alta gelecek kısmını hafif ıslatıp elmaların üzerine yerleştirin. Fazla hamurları alın ve iki katın birbirine iyice yapışması için kenarları iyice bastırın.

Fırına vermeden önce hamuru bir iki yerden delin. 200 dereceye ısınmış fırında 25-30 dakika. Rengi hafif değişince fırından alın. Fırın kabını hafifçe sallayınca, kek hareket ediyor olmalı.

Servis tabağına alıp pudra şekeriyle süsleyin. Hafif ılıkken servis yapılırsa -yani sanırım, biz öyle yaptık- pek güzel oluyor. Yanında da annemden öğrendiğim şekerci dedemin tarifi ev limonatası :)

**

Hafta içinde ilkokul, ortaokul ve lise arkadaşım aradı. Çok uzun zamandır konuşmamıştık; ne çok özlemişim!! Ağustosta İstanbul'a geliyormuş, buluşalım dedik.. Hala inanamıyorum.

Thursday, July 22, 2010

ingiltere iskoçya 2010









Oxford-Stratford upon Avon-York-Edinburgh-Fort William-Oban-Inverness-Gairloch-her türlü Loch ve Castle-Ullapool-Inverness-Ullswater-Windermere-Bath-Salisbury-Londra
Dolu dolu 14 gün, hatırlanacak en güzel tatillerden biri.
Güzel ülke vesselam...

Saturday, May 08, 2010

öğle uykusunun erdemi


Uzun süredir yazmıyorum. Dün akşam sayfaya baktığımda eskiden yazdıklarımı da okudum, yazmayı özlediğimi farkettim. Ama ne? İşle o kadar dolmuşum ki..

Bugün hava çok güzeldi. Balkonda masayı açıp oturduk. Uzun süredir baştan sona okuyamadığım Radikal Kitap'ı güneşteki kediler gibi keyfini çıkara çıkara okudum. Tekrar yazmak da aklıma öyle geldi.

Yukarıdaki fotoğraf Sapanca'dan. Tasasız bir sabah kahvaltısının tembelliği. Güzel çay, yeşil biber, beyaz peynir ve taze ekmek.

Eskileri düşününce sabah kahvaltılarımızı çok hatırlamıyorum ama, Foça'da deniz dönüşü annemin bize mutlaka bir şeyler yedirdiği akşamüstlerini çok özlüyorum. Bir de denize gitmeden önce zorla yatırıldığımız öğle uykularını.

Can Yayınlarından yeni bir kitap çıkmış; Bir Sanattır Öğle Uykusu. Henüz kitabı almadım ama tam bana göre sanırım.

“Öğle uykusu bir zorunluluktur. Sizden bir şeyi kibarca istemek yerine basbayağı dayatır kendini. Oradadır işte, çekici, işveli, yumuşacık, kısacası dayanılmaz. Sıcaklığıyla sarar sizi, okşar, sever. Onu körü körüne izlersiniz. Gözleriniz siz istemeseniz de kapanır, bedeniniz gitgide gevşer, biraz sonra belli belirsizce içi boşalır sanki, hafifler, görünmez gibi olur, yok gibi. İçiniz mutlulukla, bir mutluluk biçimiyle dolup taşar. Bırakırsınız kendinizi, koyuverirsiniz ve içten içe şaşırarak benliğinizi teslim edersiniz.”

Annem kış hafta sonlarında da, ama yazın her öğlen mutlaka uyuturdu bizi. Yemekten sonra, tüm sızlanmalarımıza rağmen bizi üst kata yollar, belli bir saatten önce inmemize de asla izin vermezdi. Dışarıda ağustos böceklerinin tek düze sesini, tozlu sokakta öğlen güneşinde seyrek geçen at arabası ya da bisiklet gıcırtılarını dinler; rüzgarda hafif hafif esen tül perdeye pikenin altından bakar; kontrplak tavandaki su lekelerinden şekiller çıkarmaya uğraşır; gece bizi tıpırtılarıyla korkutan fare ve ne menem bir şey olduğunu bilmediğim gelinciklerin neden öğlenleri ses çıkarmadığını merak eder; anneme bizi her öğlen yatırdığı için içten içe kızardım. Bizden başka bütün çocukların o saatlerde belediye plajında eğleniyor olma ihtimalleri beni daha da kızdırırdı. Uyumamaya çalışırdım. Ama işte yukarıdaki gibi, kafam çocuk düşünceleriyle doluyken, farketmeden gevşer, başka bir dünyaya gidiverirdim. Uykudan ter içinde uyanıp mayomu giyerken capcanlı ve deniz, sokak oyunları, gece saklambacı, heykelin karşısında kayaların üstünde çiğdem çitleyip denize bakma, eve dönüş şeklinde hiç değişmeyen akşam ritüeline hazır halde olurdum.

O zaman beni o kadar kızdıran öğle uykuları şimdi ne kadar çekici! Öğle uykusu uyuma özgürlüğümü istiyorum. Rüzgarda uçuşan beyaz tül perdeler ya da ağustos böceği sesi, hala içimi yumuşatıp güneşte kururken sertleşmiş pikelerin cildime değerkenki güzelliğini hatırlatıyor bana.
***


Hala müzikle ilgili yazmayı istediğim öyküyü düşünüyorum. İstediğim kıvamda değil henüz. Televizyonda mezzo kanalı açık. Berlin Filarmoni, hem de Aya İrini'de, Berlioz'dan bir şeyler çalıyor. Müzikle ilgili bilmediğim ne çok şey var!


Öğle uykularıyla da ilgili olmalı öykü. Öğle uykusunu anlatacak müziğim ne olur acaba? Yumuşak, tanıdık ve neşeli bir Mozart ya da "ninemin yaş gününü hatırladım ona sürpriz hazırladım/für Elise?"

Sunday, November 15, 2009

san diego

Ekim ayında bir haftalığına San Diego'daydım; bir konferans için..

Yol çoook uzun sürdü. İstanbul'dan direkt uçuş yok; önce Şikago'ya oradan da San Diego'ya uçtuk. Üstelik havaalanındaki bir arıza nedeniyle Los Angeles'e indik ve oradan iki saatlik bir otobüs yolculuğu yaptık.


Havanın her zaman yaz kıvamında olduğu bir şehir San Diego. Limanı, plajları, daimi bir tatilde gibi gezen insanları ve bolca turistiyle; bizim için kıştan önce hoş bir "yaz adacığı" oldu.


US deneyimim çok az. Ama daha önce gördüğüm Orlando'ya oranla San Diego'yu daha çok sevdim. Yine de Amerika hayallerimin ülkesi değil.

San Diego'da dünyanın en büyük hayvanat bahçelerinden biri var. Sınırlı boş zamanımızı orada geçirdik. Çocuklar için çıldırtıcı bir yer!!
Tembel hayvanlar gerçekten sadece uyuyorlar :)

Konferans otelinin hemen yanında, marinada SeaPort isimli küçük bir alışveriş merkezinde minik ve ilginç şeyler satan onlarca dükkan vardı.


Amerika'da her şey çok büyük : Yollar, evler, otel odaları, arabalar, yemek porsiyonları, içecekler.. Bu dükkanlar küçüktü ama.
Bu gidiş dönüşüm bana "jet lag"in ne olduğunu öğretti. Uykumun düzene girmesi iki haftayı buldu.
Özet: Gezmek güzel bir şey :)

Tuesday, September 15, 2009

92 yaşında liste başı

The Wall'da geçen Vera Lynn liste başı olmuş, İngiliz albümler listesinde.

(Background: Where the hell are you?)
(Radio announcer: Over 47 German planes were destroyed with the loss of only 15 of our own aircraft)
(Background: Where the hell are you Simon?)

Does anybody here remember Vera Lynn?
Remember how she said that
We would meet again
Some sunny day?
Vera! Vera!What has become of you?
Does anybody else in here
Feel the way I do?

Monday, January 12, 2009

...

Imagine there's no heaven
It's easy if you try
No hell below us
Above us only sky
Imagine all the people
Living for today
Imagine there's no countries
It isn't hard to do
Nothing to kill or die for
And no religion too
Imagine all the people
Living life in peace
You may say that I'm a dreamer
But I'm not the only one
I hope someday you'll join us
And the world will be as one
Imagine no possessions
I wonder if you can
No need for greed or hunger
A brotherhood of man
Imagine all the people
Sharing all the world
You may say that I'm a dreamer
But I'm not the only one
I hope someday you'll join us
And the world will live as one

Feza için..

Wednesday, May 28, 2008

pavyona gitmek


Nereden aklıma geldi? Yeni açıklanan GAP ekonomi paketinden..
GAP'ı ilk kez duyduğum yer İzmir Fuarı'ydı. Çocukluğumun en unutulmaz parçalarından biri İzmir Fuarı'dır. Dünyayı gördüğümüz, farklı ülkeler, farklı insanlar, teknoloji (uzay kapsülü bile görmüştük) ile tanıştığımız, gazinolara gittiğimiz; giderken, içeri girmeye çalışırken, özellikle gece geç vakit dönerken sefil olduğumuz bir, adını koyamadım şimdi, "varlık"tı bizim için fuar.

Yaşadığımız köyden ve sonraları ilçeden çıkar, Fuar'a gelirdik. Fuarın isimleri değişik değişik olan kapıları vardı, hepsini hatırlamıyorum şimdi ama, ikisi aklımda kalmış: Montrö ve Lozan. Ben en çok Lozan Kapısı'nı severdim, daha büyük ve gösterişliydi.

Çok da bozulmayan bir gezi sırası izlerdik. Önce "pavyon"ları gezerdik. Ülke pavyonları, okuldaki acayip sıkıcı coğrafya derslerinden sonra gerçek dünyayı tanıdığımız yerlerdi. SSCB ve ABD pavyonları, o zaman çok da farkında olmadığımız bir yarışın simgeleri olarak en çok aklımda yer edenler olmuş. SSCB pavyonu kapısındaki devasa orak çekici, içindeki uzay yolculuklarını gösteren fotoları ve ıvır zıvırları, makineleri, güzel mankenlerin olduğu defileleri ile sanırım en büyük pavyondu, ya da öyle hatırlıyorum. Bir takım cumhuriyetlerin, hem de sosyalist bir şekilde bir araya gelmiş olması; broşürlerden göründüğü kadarıyla "jivago yaka" gömlekler giymiş kırmızı yanaklı gürbüz kız ve erkeklerin (çekik gözlüler, daha esmerler, çok sarışınlar bir arada görünürdü, rengarenk ve çok çeşitli olurlardı) bir arada eşit ve kardeşçe yaşayıp, uçsuz bucaksız yeşil tarlalarda ya da devasa makinelerin olduğu fabrikalarda çalışması ve üstüne bale ya da spor yapıp kitap okurken uzaya da gidebilmeleri, beni acayip etkilerdi. İşte çocukluğumun sosyalizm tanımı. Yıllar geçerken haberlerde Batı'ya kaçan sanatçıları bilim adamlarını sporcuları her duyuşumda ya da sonra birlik dağıldığında ve bir sürü milliyetçi devlet ortaya çıkıp bir de kendi aralarında savaştıklarında, hep o kırmızı yanaklı gürbüz kız ve erkeklerin nerede olduğunu düşündüm, durdum.

Bir de Pakistan gibi dost ve kardeş olduğu söylenen ülkeler olurdu. İçinde kilimler, kötü paketlenmiş giysiler ve şimdi hatırlamadığım ama hiç bir cazibesi olmayan şeyler bulunan bu pavyonlarda, neden dost ve kardeş ülkelerimizin böyle kötü pavyonları olduğunu düşünür ve sscb ya da abd ya da ingiltere ile dost kardeş olmak isterdim.

Neyse, pavyonlardan sonra, babamın ilaç kadar faydalı olduğunu söylediği Tariş şıralarından içmek için kuyruğa girerdik. Şıranın beni canlandırdığına inanırdım. Ağaçların altında oturup annemin çantaya koyduğu piknik yemeğini yerdik. İnsanları seyrederdik. Sonra bir kaç yıl mini golf oynadığımızı hatırlıyorum. (Mini golfün karşısındaki gazinoda müzik başlamış olurdu. O gazino daha pahalıydı, oraya gitmezdik. Bizim gittiğimiz yer genelde hep Akasyalar Halk Gazinosu oldu. Yemekli masaları ve arkada yemek yemeyecekler için sıraları olurdu. Bülent Ersoy'u bile izlemiştik:p)

Yemekten sonra, paraşüt kulesinden atlayanları seyrederdik. O sırada büyüyünce atlayacağımı düşünürdüm hep ama hiç atlayamadım. Uzun uzun seyrederdik. Ne çok zamanımız varmış. Çığlıklar atılırdı, annem "ay Necdet, ay Necdet!" diye babamın kolunun arkasına saklanırdı. Gül bahçesinden geçer, pavyonlar boyunca söylediğimiz "ah adamlar neler yapıyor"u bu kez gül bahçesini yetiştirebilmiş bahçıvanlarımız için söylerdik. Bir yandan da dondurma yerdik.

Sonra sıra Lunapark'a gelirdi! Lunapark için ne desem az, bir rüyaydı herhalde!

Lunapark da bitince, artık şişmiş ayaklarımızla sürünerek oradan oraya tekrar bakınır, kalabalık kitleyle birlikte kapılara doğru akardık. Babam yerin altından elektrik telleri geçtiğini ve o yüzden çok yorulduğumuzu söylerdi. Elektriği atmak için ara sıra çimenlere bastırırdı bizi. İnanırdık! Uzun kuyruklarda yarı uyur yarı uyanık beklerken fuara gelmiş tanıdıklarla karşılaşılırdı. Yolda mutlaka uyunurdu. Bazen, eve ne zaman girdiğimizi hatırlamazdım bile, ertesi sabah ise geç kalkılır ve komşularla "fuara gittik de" sohbeti yapılırken biz çocuklar kendi aramızda topladığımız broşürlere, çıkartmalara ve acayip bir sürü şeye bakardık. Kağıtlı kesme şeker bile benim için fuarda gördüğüm bir egzantirikliktir mesela:)

GAP diye başlamıştım? Evet, işte o fuar günlerinde GAP pavyonuna da mutlaka uğranırdı. Büyük devasa bir GAP maketi vardı pavyonda. Hangi 20 yılda ne yapılmış olacak, güneydoğu nasıl kalkınacak, nasıl yeşil tarlalarımız olacak gösteren illüstrasyonlar, yarım baraj inşaatı fotoğrafları, başbakan ve devlet büyüklerinin mesajları, kurdeleler... O yıllarda GAP benim için, sovyetler birliğinin hem bale yapan hem sporda madalya kazanan hem tarlada çalışan hem de uzaya gidebilen kırmızı yanaklı gürbüz kızları gibi ulaşılması gereken bir ülkü olmuştu. Büyümek ve önümüzdeki 20 yılda 30 yılda ülke değişirken görev almak için heyecanlanırdım! Öyle uzun bir süre vardı ki önümüzde.. Sanki GAP'ı bitirebilirsek bizim de hayatımız değişecek ve uzaya gidebilecektik:)