Showing posts with label gezi. Show all posts
Showing posts with label gezi. Show all posts

Tuesday, February 07, 2012

en guzel balik firinda pismekte olan baliktir

facebook'ta paylasilan ozlu sozlere ve paylasirken yasandigini tahmin ettigim duygu yogunluguna bayiliyorum. "kalp acisi oyle bir acidir ki, sen ey gizemli dostum, sen tut ellerimi ve hic birakma bu menevisli gecelerin karanliginda. Tirmanalim daglarin zirvesindeki pitircikli konaklara" gibi sozlerden bahsediyorum. Evde otururken, boyle bir sozu internette gorup paylasma heyecani, insanlarin bu sozleri like etmesi, sayfalarinda paylasmasi ve hatta..

İste su saat itibariyle ben de benzer bir mutluluk icindeyim ve ozlu bir soz yazdim: "en guzel balik firinda pismekte olan baliktir!"

Gelirken markete ugradim, balik aldim. Firina koydum. Simdi firinin scakliginin onunde oturup onun pismesini beklerken, nasil da sevincliyim!

****

Yeni bir gezi plani: İsimizle ilgili bir odul aldik, mayis ayinda Denver'de odul toreni var. Odul toreninin oncesinde iki gun izin kullanip Sikago'ya ugrayacagiz. Yol arkadasim yine Ayse olacak. Sikago, ABD'de gormeyi en cok istedigim sehirlerden biri, tripadvisor arastirmasina basladim bile! Sehrin mimarisi cok guzel, eminim yine muze gezemeden sadece sokaklarda yuruyecegiz. Heyecanliyim..

Sunday, December 04, 2011

guzel pazar / Rumelifeneri, gunes, balik


Bugun hava guzel olacak deniyordu her yerde; oldu da.. Biz de guzel Istanbul'da guzel havanin tadini cikardik.





Sabah erkenden kalktik, sandviclerimizi alip sekiz civarinda yola ciktik. Istikamet Rumeli Feneri. Rumeli Feneri, hafta ici trafiginde dunyanin bir ucu kadar uzak gorunen bir yer, pazar sabahi ise yol yarim saat bile surmedi. Piril piril gunes denize vuruyordu, gozlerimiz kamasti yolda. Sabah erken olmasaydi, Sariyer'i gectikten sonra Anadolu Feneri'ne dogru bakan balikci restoranlarindan birinde nasil guzel oturulurdu! Restoranlari da gectikten sonra, orman yolundan ilerlemeye devam ediyorsunuz. Manzara ve agaclar inanilmaz. Sizi giderek Istanbul hayatinizdan kopariyor. Koc Universitesi'nin onunden devam edip Rumeli Feneri'ne variyorsunuz. Resmi adi Turkeli Feneri imis, ama tutmamis bir isim olarak kalmis.





Fener, Kirim Savasi sirasinda konaklayan Fransiz ve Ingiliz gemilerinin korunmasi icin 1850'li yillarda insa edilmis. Istanbul'un en kuzey sinirini temsil ediyor. Fransizlarin feneri kullanim hakki icin 100 yillik bir anlasma da imzalanmis, ama 1933'te sozlesme feshedilmis ve bolge tumuyle Turk kontrolune girmis. Kucuk, sessiz bir balikci koyu ayni zamanda. Donunce Eksi Sozluk'te okudum, 1830'lu yillarda Rize'den gocup yakindaki bir koya gelen bir kaptanin sonra hemserilerini de tasiyarak kalabaliklasmalarindan Rumlarin gocunden sonra da fener cevresine yerleserek koye simdiki halini vermelerinden bahsediyordu bir maddede. Yasayanlarin neredeyse tumu Rizeliymis.





Koye girince once saga donup balikci barinagina indik. Sabah erken saatte, bazi balikcilar denizden donmus ve teknelerini bosaltiyorlardi. Martilar, kediler, gunes; superdi!




Sonra tekrar arabaya binip kale tarafina gittik. Insana durup oylece seyretme hissi veren engin bir denize bakan ruzgarli bir tepede yalniz bir kale dusunun. Cevresi dikenli telle cevrili kalenin kapisinda askeri bolge oldugu ve izinsiz cekim yapilamayacagi yaziyor, ama biz, ve gezmeye gelmis uc dort kisi daha, kendimizi cekim konusunda rahat hissettik.




Kaleden cikip saga dogru devam ederseniz, Istanblue villalarinin onunden gecip Golden Beach Club'e variyorsunuz. Konaklamak icin bungalovlar, restoran, atv, cocuklarin kosup yuvarlanacagi genis bir bahce; biz oturmayip donduk.

Yazin piknikcilerle ve denize girenlerle cok kalabalik, mangal ve is kokulu bir yer oluyormus. Bizim bugun gordugumuz haliyle Rumeli Feneri, cok kisa bir sure icinde Istanbul'dan uzaklasip nefes alabileceginiz, kafanizdakileri ruzgarli Karadenize atip rahatlayabileceginiz guzel, kucuk bir koydu. Fotograflar Ertug'dan.

***

Donuste yol ustundeki balikcilardan cinekop ve salata malzemesi aldik. Cinekoplar cingoz cingoz tazecik bize bakiyorlardi ve kilosu on liraydi! Salata malzemesi ise alti lira. Eve gelip bir guzel hazirladim onlari, yedik, ustune cay ve iste simdi de yazarak keyfi devam ettiriyorum.

Wednesday, August 31, 2011

amerika amerika 5 - New York birinci gun

Ilk gun icin planimizda Soho, Chinatown, Nolita gibi semtleri gormek, Ozgurluk Heykeli'ni ve klasikfinancial district siluetinin fotografini cekmek vardi. Dedigim gibi, kalis suremiz az oldugu icin muze gezmemeye ve olabildigince cok sokaklarda zaman gecirmeye karar vermistik.


Kahvaltiyi Magnolia Bakery'de yapmaya karar vermistik. Bir gun once Central Park'tan Columbus Av. uzerinden otele dogru donerken Ayse Magnolia Bakery gorup sevinmisti. Magnolia 15 yil once Greenwich'te acilmis, eski zaman pastanelerine benzeyen dekoru ve ev isi kek, corek, pudingleriyle New Yorklularin cok sevdigi bir yer olmus. New York'ta alti dukkana cikmislar. Otelden kuzeye dogru giden metroya bindik ve Magnolia'ya vardik. Icerisi inanilmaz renkli, nefis kokulu, sevimli dosenmis ve kalabalik bir cafe dusunun. Rengarenk cupcake'ler, kek ve corek dilimleri, super bir kahve kokusu, kahvalti eden Newyorker'lar. Ben kendime muzlu bir muffin, kahvenin alameti farikasi olan banana puding ve kahve aldim. Cok tatli kahvaltiyi sevmesem de lezzetli bir kahvaltiyla gune baslamis olduk. Bir kac not: O gune kadar fikrim olmasa da, Magnolia'yi ogrenince, bir kac filmde insanlarin kahvaltida orada bulusmaktan bahsettiklerini farkedip, "ben orayi biliyorum!" diye sevindim. Kahveden cikip metroya dogru yururken, cok guzel sokaklar goruyorsunuz. Bu sokaklar You've Got Mail filminin cekildigi yerlere ne cok benziyor diye dusunurken, filmdeki dukkani gormez miyiz? Gercekte bir butikmis; caminda kocaman afis var ve "film burada cekildi" yazisi. Otelimizin alt caddesinin kosesinde de Magnolia varmis (rockefeller centre subesi) ama gormemisiz, son gun farkettik:)
Sisli ve guzel bir sabahti, once Ozgurluk Heykeli'ni gormek istiyorduk. Metroya binip adanin en guney ucuna gittik. Buradan Staten Island feribotuna binecektik. Ozgurluk Heykeli ve Ellis Adasi icin ozel feribot seferleri de var, ama rehberlerde bu seferlerin seyrek olmasindan bahsediliyor ve SI feribot seferlerinin tercih edilmesi oneriliyor. Bu feribotlar Manhattan ve Staten Adasi arasinda gunde 60.000 yolcu tasiyormus! Ustelik ucretsiz! Biz de feribot terminalinden heyecanla girip feribota bindik. Yaklasik 25 dakika suren yolculukta Bayan Ozgurluk ve Ellis Adasi'nin yanindan geciyorsunuz, bir yandan da filmlerden alisik oldugumuz New York gokdelenlerinin akil almaz profilini gorebiliyorsunuz. Yani biz bunlari gormek istiyorduk ama gidiste hava o kadar sisliydi ki, aniti zar zor gorebildik. Feribotlar 3-4 katli. Dolayisiyla herhangi bir katin gidilecek yondeki balkonunda kendinize yer bulup fotograf cekmek zor olmuyor. Feribottan inip de Staten Adasi'nda gezecek onemli bir sey olmadigini gorunce, hemen geri donup ilk feribota atladik. Bu kez fotograf acisindan nispeten daha sansliydik. Dunyanin dort bir yanindan heyecanli turistlerin arasinda ben de bol bol fotograf cektim.

Chinatown, Soho, Little Italy gibi yerleri gormek istiyorduk. Yer ustunden gidip sehri gorebilmek icin bu kez otobuse bindik. Otobusten Chinatown yakinlarinda oldugumuzu dusundugumuz bir yerde indik. Indigimiz cadde Essex caddesine yakindi. Dolayisiyla Ayse'nin aklina tursucu cocuklarPickleguys geldi. Az bir aramayla dukkani bulduk. NYC rehberlerinde adi epey gecen bu dukkan, Essex caddesinde ayakta kalan tek tursucu olarak isim yapmis. Eski yahudi recetelerine gore uretim yapiyorlarmis. Dukkanin onu de ici de turistler ve meraklilarla doluydu. Biz de birer tursu aldik, fotograflarimizi da cektikten sonra ciktik. Bir not: dukkanda o kadar cok tursu cesidi vardi ki, bize ne istersiniz diye sorduklarinda Ayse'nin agzindan "normal" disinda bir sey cikamadi. Tursucu adam da "neye gore normal, sana gore mi bana gore mi normal nedir ?" gibi sorularla felsefe yapma sansi buldu. Acisiz salatalik tursularimiz, bize gore biraz tuzlu olsa da, coook lezzetliydi!

Tursucudan sonra Chinatown'a yuruduk. Chinatown, kalabalik, cinliler ve turistlerle dolu, ilginc bir yer. Kalabalikligi yuzunden belki, bana cok temiz gelmedi, caddelerinde hizli bir tur atip Little Italy'ye girdik. Little Italy'de her sey Italyan:) italyan bayraklari, cicekler, bolca restoran, kucuk hediyelik esyacilar... Oglen olmustu. Bir restoranda oturup ogle yemegi yedik. Yedigim en guzel gnocchi idi sanirim. Kucuk Italya'nin kuzeyine yani Nolita'ya dogru yuruduk.

Sehrin bu kesimleri yuzyilin basinda parlak gunler yasayip sonra gozden dusen semtler olmus. Sonra genc sanatcilar tarafindan kesfedilip ayaga kalkmaya baslamislar. Simdi butikler, sanat galerileri, ufak dukkanlar, restoranlarla dolmuslar. Her kosede bir yenileme, tadilat isi suruyor. Gencler ve turistlerle dopdolu.
Nolita'da saga sola bakarak yururken, Rice to Riches adli ufak bir yer gorduk. Onu de cok kalabalikti.
Ayse yine heyecanlandi, cunku burasi da pek cok rehber ve blogda adi gecen bir, nasil desem, muhallebiciymis! Icerisi coooook ilgincti! Onlarca cesit aromayla zenginlestirilmis pirinc pudingi (bizim sutlacin koyusu) vitrinde secilmeyi bekliyordu. Amerikan olculerine gore hazirlanmis en kucuk boyu bile bana buyuk gorunen pudingler etkileyiciydi. Dukkan son zamanlarda cok moda olmus. Cok tatli ve cok kalorili olmasina ragmen cok satiyormus. Dukkanin her yerinde, kalorilere, kilolara, sismanliga ovguler duzen afisler asiliydi, cok eglenceli! Italyan gnocchiler beni oyle doyurmustu ki, sutlac yiyemedim ben, sadece Aysenin tabagindan bir kasik aldim. Pek guzeldi.

Butiklerde elbiselere goz atip guzel havanin da tadini cikarirken Soho'ya girdik. Soho da her kosesinde insaatlarin surdugu, yenilenen bir yer. Cok canli, her turden magazanin, sanat galerisinin, restoranin bulundugu, yasayan, New York filmlerinde hep gordugumuz canli bir semt. Magazalar Ayse'yi cok etkiledi! Alisverisle cok ilgim olmadigi icin markalar hakkinda bir sey soyleyemeyecegim, ama magazalar cok etkileyiciydi. Eski, yuz yillik binalarin giris katlarinda, yuksek tavanli, aydinlik, eski ile yeninin karisimi bir sekilde dekore edilmis etkileyici yerler! Arkadasim caddede bir o bir bu magazaya girip tur atarken ben de diger pek cok kisi gibi magaza onlerindeki genis pervazlara oturup gelen geceni seyrettim.

Aksamustune yaklasiyordu. Yorulmustuk. Ustelik Ayse'nin 5.cadde magazalarina bakma benim de ipad2 alma isimiz vardi. Metroya binip Centralpark civarinda bir durakta inip besinci caddeye girdik.

Ben besinci caddenin basindaki Apple Store'a girdim. Cadde seviyesinde buyuk, gorkemli cam bir odadan girip asagiya inilen apple magazasi, cooooook kalabalikti!
Ipad2 alacaktim, kararliydim, ama magazanin kalabalikligi acayip goz korkutuyordu. Magazada dolandim ve ipad'e nasil ulasacagimi bulmaya calistim. Sonra ellerinde ipadlerle gezen tezgahtarlar dikkatimi cekti. Birine yanastim, bizimkilerin elime verdigi aksesuar listesini de gosterip yardim istedim. Adimi not alip beni bir koseye oturttu. Bir sure sonra bir baska gorevli gelip beni adimla buldu. Once standlar arasinda gezip listedekileri tamamladik sonra da beni cooook uzun bir kuyruga soktu. Ipad2 hayranlari olarak orada bir saatin uzerinde magrur bir sekilde bekledik. Kuyrukta her dilden konusan insanlarla bir arada beklemek cok degisikti:) bir kisi bir kisi daha derken sira bana geldi. Kasadaki cocuga ipad siparisimi verdim, parayi odedim! Iste elimdeydi! Satin alma bitince kasadaki gorevli beni bir baskasina emanet etti ve makinenin ayarlari da yapildi. Gorevini yerine getirmis gururlu bir hayran olarak elimde paketle tekrar caddeye ciktim. Ilk buldugum sokak kafesinde oturup bir kahve ve yaninda da sigarayla guzel New York aksamustunu, telasla oraya buraya yuruyen insanlari seyrettim. Karsimda Plaza Hotel vardi, ama onun hikayesi sonraki gunlerde.

Besinci caddeden asagiya yuruyerek otele dondum. Donerken de otelimizin yerinin ne kadar iyi olduguna bir kez daha sevindim. Otele girdigimde butun gunun yorgunlugu uzerimdeydi. Henuz jetlagi atamadigimi farkettim, ipadle biraz oynadim ve dinlendim. Ayse alisveristen gelince, yemegi yakin bir yerde yiyelim diye dusunup Rockefeller Centre'nin onune gittik. Filmlerde buz pateni alani olarak gordugumuz alt bahce -kizla oglan noel isiklari altinda buz pateni yapanlari seyreder vb vb- hava isininca restoranlara donusuyormus. Rockefeller'in gorkemi ve isiklari altinda cok da ozellikli olmayan bir yemek yedik. Oyle yorgunduk ki, hemen otele donup uyuduk. Gece, daha once bahsettigim, yol insaati bir iki kez uyandirdi, ama oyle yorgundum ki hemen tekrar uykuya daldim.

Tuesday, August 09, 2011

Ispanya

Onuncu gunumuzdeyiz. Gezimiz super geciyor.

Madrid, Toledo, Cordoba, Sevilla, Benalmadena, Granada, Puerto de Mazarron..

Her biri ayri ozelliklerde, her biri baska bir guzel. Endulus'u hep gormek isterdim, Inanilmazmis! Gelinesi, gorulesi..

Onumuzde Valencia ve Barcelona. Donuste yazilacak ne cok sey var!!

Friday, July 01, 2011

kucuk bir gece muzigi

"yavru vatan" Kibris'tayim. Merit Lefkosa Otel'in bahcesinde, guzel bir yemek yedim ve cayimi yudumluyorum. Yemegin basindan beri klasik easy listening otel muzikleri caliyordu. Simdi ise Beethoven'in ay isigi sonati calmaya basladi ve gecenin guzelligine cok da uydu. Hava hafif esintili, nem yok, gunduzun sicaginin etkisi kalmadi.

Kibris'a 19 yil once gelmisiz. Ilk izlenim: gelisim inanilmaz. O donemde, Lefkosa'da Saray Otel'de kalmis ve yemek yiyecek yer bulmakta zorlanmistik. Simdi ise artik ayni gorunmeyen sehirde iki bes yildizli otel, baska pek cok otel, hemen butun markalarin magazalari, her cesitten restoranlar ve Gloria Jean's kahvesi var.

Iste kisa KKTC turu:

Lefkosa daha cok Ankara gibi. Hem denizi yok, hem baskent. Ciddi, duzenli, resmi, kendine ozgu bir guzelligi var. Girne; Antalya gibi. oteller, hediyelik esyacilar, deniz kenarinda restoranlar, isiklar, canli muzik, gencler, ortalikta kosusturan cocuklar, tekneler, guzel villalar. Guzelyurt; 1974'te kalmis gibi. Adanin en yesil bolgesi. Narenciye bahceleri, koy evleri, Rum koyleri, bol dalgali bir deniz, bakir bir doga. Magusa; adada tarihi cok hissedeceginiz yer. Sur icindeki Katedral (zamaninda haclilar burada haci olurmus), guclendirme tasarimina Da Vinci'nin katildigi surlar, Namik Kemal'in zindani (Kibris halkini hic sevmemis, ama Kibrislilar onu sevdiklerini soyluyorlar, meydana onun adini vermisler) sur disina cikinca terkedilmis Maras bolgesi! Sanirim, hayal gucunuzu biraz kullanirsaniz, Dubrovnik'e benzetebileceginiz Magusa en sevdigim yer oldu.

Buraya tatile de gelmek ve tum bu yerleri is telasi olmadan, tadini cikararak gezmek isterdim. 19 yil onceki hali cok aklimda kalmamis, aradan gecen bunca zamanda da Kibris deyince aklima sadece kumar, oteller ve Mehmet Ali Erbil geliyordu. Degilmis. Gelinesi, iyi insanlariyla konusulasi, gorulesi bir yer.

Sunday, June 19, 2011

güzel haftasonu


Güzel bir cumartesiydi.

Polonezköy'e gittik: Stella Pansiyon. İş yeri kahvaltısı. Yiyecek olarak kahvaltısı çok cazip olmasa da, yeşilliği, Polonezköy'deki pek çok tesise göre daha düz bir bahçeye sahip olması, yaklaşık 40 kişi olan grubumuza özel bir alan ayırmaları hoştu.

Arkadaşların çocukları o kadar tatlıydı ki!!

Sonra Ataşehir'e döndük. Batı Ataşehir'de kocaman bir Paşabahçe açıldı. Elif'in İngiltere'deki arkadaşları için istediği Türk işi hediyeler aldık. Paşabahçe'nin üstünde ise Bigchefs açılmış. Ben İstanbul'daki diğer şubelerine gitmemiştim. Burası hem kışın hem de şimdiki gibi yazın her saatte gidilebilecek bir yer olacağa benziyor. Menüsü etkileyici, yiyecekler gayet lezzetli. Servisi ise pek parlak değil. Servis uzun sürüyor, garsonlar da henüz yerlerine alışamamış gibiydi. Sanırım oturması biraz zaman alacak.

Sonra sinemaya gittik. Film bulamadık ama gidesimiz gelmiş; XMen'i seçtik. XMen nasıl ortaya çıkmış, ilk kahraman mutantlar kimlermiş; tipik bir önce çekilen sonraki bölümlere gönderme yapan yeni ilk bölüm.. İlk yarı fena değildi, ikinci yarıda ise orada ne aradığımızı epey bir sorguladık. Profesör X Oxford'da profesör olmuş meğerse ve Oxford'dan güzel sahneler vardı..

Keyifli bir gündü kısacası; gülmeyi ve avarelik etmeyi özlemişim sanki..

Saturday, June 04, 2011

amerika amerika 4 - New York

Soho
Little Italy
Chinatown
Financial District
Bir metro yolculuğundan..
Upper West Side'den

Belki de once Ayse'ye tesekkur ederek baslamalıydım. New York'la ilgili öyle bir hazırlık yapmıştı ve öyle cok not almıstı ki gezimizin akışı neredeyse hazırdı. Araştırmaları ve notları olmasaydı çok daha kalın çizgili bir gezme görme olabilirdi. Süre kısa, önümüzdeki şehir büyüktü. O yüzden "görülmesi gerekenler"e ilişkin seçme bir liste gezimizi kurtardı.

İkinci olarak bir itirafla devam etmeliyim. New York gibi müzeler ve sanatla dolu bir şehirde hiç müzeye gitmedik!! Sokakları gezmek, açık havada olmak bize daha cazip geldi. O yüzden yazıda önünden geçtiğimiz müzelerden bahsederim belki ama müze anlatamayacağım.

New York demekle birlikte, kısa Brooklyn ve Staten Island gezilerimiz dışında Manhattan adasından ayrılmadık. Üçü dışında NewYork'un diğer bölgeleri, Bronx ve Queens.

Manhattan adası 3 ana bölüme ayrılıyor: Downtown, Midtown ve Uptown. Adada bulvarlar (avenue) kuzey/güney; sokaklar da (street) doğu/batı doğrultusunda uzanıyor. Ağırlıklı olarak numaralandıkları için de kaybolmak pek söz konusu değil. Numaraların büyüyüp küçülmesine göre ters yönde gittiğinizi anlayıp yol yakınken değiştirebiliyorsunuz.

Downtown, güney uç. En güney uçta bir zamanlar ikiz kulelerin de olduğu finans merkezi ve hep gördüğümüz gökdelen manzaraları var. Biz Özgürlük Anıtı'nı görmek için feribota gittiğimizde oralardan geçtik. Finans merkezinin üst kısımlarında, batıda Tribeca, SOHO, Greenwich Village diye yükselirken, doğuda da Chinatown, Little İtaly, Nolita, East Village diye kabaca özetleyebileceğim şekilde kuzeye, Midtown'a çıkıyorsunuz. Buraları epeyce gezdik, her bir semtin birbirinden çok ayrı özellikleri var.

Midtown 14 - 59 caddeler arasına verilen isimmiş. Yoğun bir yerleşim, alışveriş ve turist atraksiyonları, müzeler, tiyatrolar..

Central Park'ın da başladığı 59.caddeden yukarı kuzeye doğru Uptown. Parkın iki kenarı çok çok güzel binalar ve müzelerle dolu. Central Park'ın, bizim çıkmadığımız, kuzeyinde Harlem ve İspanyol Harlemi de denilen El Barrio bulunuyor. Ada 210.Caddede bitiyormuş, biz sanırım 80'li caddelerde kaldık.

Şehirde metro ağı oldukça gelişmiş; istediğiniz adette bilet alabilirsiniz, 7 günlük sınırsız bilet seçeneği de var. Metro biletlerini metro istasyonlarından ya da bilet sattığını işaretlerden görebileceğiniz gazete büfelerinden alabilirsiniz. Metro biletleri otobüse binerken duraklardaki makinelerde otobüs bileti edinmek için de kullanılabiliyor. Bolca taksi var. İnsanlar yol kenarında kollarını kaldırarak taksi bulmaya çalışıyorlar. Özellikle akşam saatlerinde ve kalabalık anlarda pek komik manzaralar çıkabiliyor. Bunun dışında, trafik zaman zaman sıkışsa da özel araç kullanımının öyle büyük bir şehirde beklenenden çok düşük olduğunu söylemeliyim. Zaten kitapta yazdığına göre New Yorkluların % 70'i toplu taşım kullanıyormuş, bu oran ABD genelinde % 5 civarındaymış! Biz de metroyu ve bir iki kez de otobüsü kullandık ama genelde hep yürüdük. New York, belki bütün şehirler gibi, yürüyerek gezmek için çok güzel bir şehir.

Tristram Shandy gibi asıl konuya, gezdiğimiz yerlere, giremediğimin farkındayım; ama bugünün yazısı da bu olsun..

Thursday, May 26, 2011

amerika amerika 3 - cigarette angel

Orlando, alisverisi sevenler icin tam bir cennet. Zengin outletler insani bastan cikariyor. Outletler disinda bir kac tane de buyuk ve luks alisveris merkezi var. Mall at Millenia bunlardan biri. Uc yil once geldigimizde MM'ye gitmistik, bugun de gittik.

Alisveris yapmayi cok sevmedigim icin, gecen gelisimizde magazalara biraz bakip kapinin onune sigara icmeye cikmistim. Kapinin iki yaninda, kenarina oturabileceginiz minik havuzlar var. Orada oturup sigara icer ve gelen gecene bakarken, yanima cok da tekin gorunmeyen bir genc yaklasip fazla sigaram olup olmadigini sormustu. Ben de sigara vermis ama korktugum icin tekrar iceri girmistim. Iste bugun ayni havuzun ayni kosesinde oturur ve o olayi dusunerek sigara icerken yanima bir kiz yaklasti. Fazla sigaram olup olmadigini sordu. Kiza sigara verdim, verirken de uc yil once ayni seyi yasadigimi anlattim. Epey gulduk, kiz benim uc yilda bir gorunen sigara melegi oldugumu soyledi.

Orlando'ya bir daha yolum duser mi bilmiyorum, duserse gidip yine o kosede oturmak lazim:)

Monday, May 23, 2011

amerika amerika 2

Columbus Bulvarı İlk Akşam

Central Park Bow Bridge - Pek çok filmin yıldızı
Dakota ve ben:)

Sheep Meadow
New York'ta ilk fotoğraf - Central Park Altıncı Cadde girişinden

Fotograf yukleyemedigim icin gezi yazisina baslayamiyorum bir turlu. Ama bu aksam, tam da dogum gunumde otelde yalnizken, yazasim geldi. (yazıya böyle başlamıştım, şimdi Türkiye'de fotoğrafları da ekledim.)

Orhan Pamuk gibi yazamayacagim kesin, ama ilk aksamimi soyle anlatayim, New York yazilarina giris olsun:

JFK havaalanina indik. (THY ucaklarinin indigi terminal son derece eski ve dokuk bir yer. Sonra Orlando ucagina da JFK'den bindik ve gayet guzel, sik, kocaman bir terminaldi.) Uzun uzun pasaport kuyrugunda bekledik. Havaalani, sonra New York'ta da bolca hissedecegimiz uzere, dunyanin her yerinden insanlarla doluydu. Bu tur bir kalabalik bir yandan insanin yalnizlik hissini buyutuyor, bir yandan da o kadar yabancinin icinde kendisini hayata ait, hayatin icindeki her seyle basa cikabilirmis gibi gormesini sagliyor. Baktiginizda butun kosturmalarina, yuksek sesle konusmalarina ve guvenlerine ragmen herkesin yalnizligini goruyorsunuz cunku. Havaalanindan cikinca taksiye bindik. Kalacagimiz oteli her zamanki gibi booking.com araciligiyla bulmustum. Manhattan Centre Hotel, Besinci Caddeyi kesen sokaklardan birinin icinde ve kalanlarin yorumlarina gore de "tum NY atraksiyonlarina yakin" bir yerdi. Taksiyle ilerlerken, disaridaki manzara hayalimizde canlandirdigimiz NY'a hic benzemiyordu. Yesillik ve dogal bir gorunum, bana Ingiltere'yi; Ayse'ye de diger Avrupa sehirlerini hatirlatti. Sonra yol giderek kalabaliklasti ve ust gecitler, kavsaklar, koprulerle karmasiklasmaya basladi. Sonra Manhattan'a girdik. Ikimiz de cama yapismis disariyi gozluyorduk. Kaldigimiz bolge Manhattan'in Midtown bolgesi, yani adanin ortalarinda bir yer. Filmlerden bildigimiz Grand Station, MetLife binasi gibi tanidik mekanlari gecip ilerledik. Bizim caddeye donerken St Patrick Katedralini ve Rockefeller Binasini, otelin biraz ilerisinde de Radio City Music Hall binasini gorduk; yani gercekten pek cok atraksiyona yakin bir otel bulmusuz. Havaalanindan Midtown yaklasik bir saat suruyor.

Manhattan'da yuksek binalarin, gokdelenlerin coklugu, insanin gozunu korkutuyor. O kadar cok gokdelen var ki! Bazi bolgelerde kendimi bilim kurgu filmlerinde gibi hissettim. Bir yandan da, tum o modern yuksek binalarin yaninda yoresinde eski binalar, tarihi binalar varliklarini surduruyor. New York butun modernligine ragmen agzimda tarihi bir sehir tadi birakti; eski her sey korunmus. Bu durum sonu gelmez bir tadilat, yenileme, insaat faaliyetini de yaninda getiriyor. Manhattan ve Brooklyn'de uc gunluk sinirli gozlemlerimiz boyle hissettirdi.

Esyalarimizi birakip hemen disari ciktik. Amacimiz aksam olmadan biraz cevreyi gorebilmekti. Ucaktan yeni inmis olmanin verdigi bir sarhosluk uzerimizdeydi. Kafamin cevresinde bir yastik varmis gibi sesler uzaktan geliyordu. Ama kendimize ayirdigimiz bu kucucuk tatilin her anini kullanmak icin zorladik kendimizi. (Bu arada, bu mevsimde New York'ta havanin gayet guzel olmasi gerekirken hava bardaktan bosanircasina yagisliydi. Ustelik havaalanindan gelirken bindigimiz taksinin Ozbek soforu havanin daha da bozabilecegini soylemisti.) Kendimizi Central Park'ta bulduk. O kadar yorgunduk ki parka girmek konusunda biraz tereddut ettik, ama girdik. Manhattan gibi bir yerde Central Park gibi buyuk bir yesil alanin kalmis olmasi inanilmaz. CP New York'ta en sevdigim yerlerden biri oldu. Parka girmisken ve yagmur da dinmisken, guzel guzel yuruduk. Sonra haritadan John Lennon'un Dakota'sina yakin oldugumuzu anlayinca, Dakota, John icin yapilan Imagine kosesi ve Strawberry Fields arayisimiz basladi. Ama bu baska bir hikayenin konusu olsun.

New York'u filmlerde oyle cok gormusuz ki, gezerken hep "burayi biliyorum, burayi gormustum" diyorsunuz. Parktan ciktigimizda hava kararmisti, caddeler islakti, isiklar caddelerde parliyordu. Cevreye baka baka ilerlerken, hemen ileride Times Square gorundu. Ayaklarimizi giderek daha cok surudugumuz icin o tarafa yonelmeden devam ettik. Her kosede bildigimiz bir seyleri goruyor ve sehrin bize ne cok sey vaad ettigini dusunuyorduk.

New York gercekten de bir parcasi olmak isteyeceginiz, asla uyumayan bir sehir. Otele donup de yataga kendimi attigimda, bir yandan Strawberry Fields bir yandan da New York New York caliyordu zihnimde. Ilk bayginlikla biraz uyuduktan sonra birden bir gurultuyle uyandim. New York'un bize ilk hediyesi, gece yapilan yol-kanalizasyon tamirati sesi oldu. Oteldeki gorevliler sikayetimizi "burasi NY, ne yapabiliriz?" diye yanitladilar. Caresiz, geceyi ve izleyen geceleri o sesle gecirdik.

Sabah gezmeye basladik..

Friday, May 20, 2011

amerika amerika

Iste geldim:)

New York kesfediliyor, cok guzel! Birlesik Devletlerle ilgili algim degisecek neredeyse! Uzun uzun yazmaliyim, fotolarla..

Yazi uzun kuyruklar bekleyerek aldigim iPad ile yaziliyor ki o da ayri bir hikaye :)

Monday, April 25, 2011

silahlara veda

Paintball oynamaya gittik! Sirketlerin takim egitimlerinde de sikca bavurdugu oyunlardan biri olan paintball oyununu tv'de gordugum rengarenk boyanmis eglenen tiplerle ozdeslestirip zaman zaman ozenirdim. Kilyos'ta gittigimiz yer Istanbul'da en cok kullanilan tesislerden biriymis. Biz gittigimizde 3 saha da doluydu ve surekli yeni gruplar geliyordu.

Iste notlarim:

1. Oyundan once komando desenli kiyafetler giyiyorsunuz, kiyafetler daha o gun bile onlarca kez giyilmis oldugu icin elinize aldiginiz andan baslayarak bir temiz olmama hissinin icine aliyor sizi. Yuzunuze maske takiyorsunuz. Bu maske isi cok onemliymis, mermiler gozunuze gelirse kor etme ihtimali cok yuksekmis. Giyinme bolumunde "paintball disiplin isidir. Maskenizi cikarmayiniz ve silahlarinizi emniyette tutunuz" yaziyordu; yani isin felsefesi de var.

2. Elime ilk kez silah aldim!! Minik boya balonlari atan tufekler (ekibimizden biri sorunca hakemimiz soyledi, yari otomatik mekanizmaliymis?) cok agirdi. Ama gruptaki cocuklara falan agir gelmedi.

3. Iki takima ayriliyorsunuz. Iki kale var, amac ya karsi takimin kalesindeki bayragi almak ya da karsi takimdan olabildigince cok adam vurmak.

4.Oyun camur, su, boya deryasinda bir bilgisayar oyunu tadinda geciyor, makine basinda kan golunden zevk alanlar icin cok eglenceli olmali. Gruptaki buyuk ve kucuk erkekler coooooook eglendiler!

5. Bana cok stratejik bir gorev verdiler; "kalemize en yakin siperde saklanip eger hatlari asip kaleye yaklasan olursa bayragi alamadan vurma" gorevi. Oyun boyunca ne yaptigimi dusunerek orada comeldim ve yandaki agaci vurmaya calistim. Comelmek bana yaramiyor, yasim gecmis biraz!

6. Bir ara bizim takimin dalginligindan yararlanan bir dusman yaklasir gibi oldu, ben de bir iki balon firlattim ona; kacarken dikkatleri cekti ve birileri onu vurdu.

7. Agaci ve varilleri vurmaya calisirken hafiften zevk almaya basladigimi farkettim, cok korktum. Bazan icimde militer egilimler mi var diye dusunuyorum!!

8. Bizim takim oyunu kazandi, herkes ter icinde kaldi, cocuklar cigliklar atip havaya ates ettiler, yaklasik besbin mermi atildi; sacina boya gelen ve yag icinde kalan bir anne sinirlendi. Savasin sonunda sadece bende balon kalmisti, bir varili sapsari boyadim ates ederek:)

9. Donus yolunda herkes mutluydu, uzerimize sinen camur ve diger herseyin kokusu yuzunden camlari araladik arabada.

10. Paintball bana gore degil sanirim. Oyunun egitim ve takim olma acisindan bir faydasini hissedemedim. Acik havada olmasi disinda outdoor isleriyle ilgisi yok bence. Ama gidip kosmak, yuvarlanmak ve gulmek icin gayet uygun - isteyenlere tabii..

Saturday, January 15, 2011

Ne var ne yok

Aksam Neset Ertas konserine gittik. Neset Ertas'i ilk kez izliyorum. Tam bir usta, cok etkileyiciydi. Ustayi dinlemeye ve etkilenmeye hazir bir kitle, alkislar, "baba" sesleri.. Neset Ertas son derece mutevaziydi, ceketini cikarirken izin istedi ornegin. Alli Turna turkusu butun acikliligina ragmen yine coook hosuma gitti, yol boyu Ertug'u kizdirmak bahasina kendi yorumlarimi da ekleyerek soyledim, simdi de bunlari yazarken icimden soylemeye devam ediyorum..

İki yolculuk plani: Mayista Amerika ve Agustos'ta İspanya!
Amerika'ya bir konferans icin gidiyorum, yine Orlando. Orlando'yu hic sevmemistim, muhtemelen bu defa da sevmeyecegim, ama konferans ne zamandir istedigim bir sey: ASTD'nin yillik buyuk etkinligi. Gezinin kendime ayirdigim surprizi iki gunluk New York! Hey hey! Sabah oyle bir sey yapayim dedim ve kendi kendime gaza geldim ama bir yandan da yalniz gidiyor olmaktan acayip korkuyorum. Simdiye kadar hic bir yolculugumda boyle bir sey hissetmemistim. Bilmiyorum, yazarim donunce artik. Bloglar arasinda gezerken iki gunluk bir gezi programi buldum, icinde Central Park olmasa da butun atraksiyonlar var, sanirim onu izleyecegim. Orhan Pamuk son kitabindaki yazilardan birinde New York'taki ilk gecesini yaziyordu, ben de yazayim bakalim:p
Agustos'ta iki haftaligina İspanya'ya gidiyoruz. Gecen yaz yaptigimiz arabali İngiltere-İskocya tatilinin İspanya versiyonu. Gorecek ne cok sey var! En cok Endulus bolgesini merak ediyorum.

Elif geldi gitti, yeni yil basladi, nefes aliniyor; bu yazi ipad'de yazilan ilk yazi oluyor..

Tuesday, September 21, 2010

bozcaada / tenedos

Kısa ama çoook güzel bir tatil yaptık. Nerede diye sorun? A, başlıkta söylemiştim, değil mi?

Bozcaada'ya hep gitmek istiyordum, bir türlü fırsat olmamıştı. Yıllık iznimizin ortasında ikimizin de katılması gereken birer toplantı çıkıp tatil planımızı ikiye bölünce, kısa parçada Bozcaada'ya gidelim diye düşündük. İyi ki öyle yapmışız. Herodot demiş ki, "tanrılar Tenedos'u (Bozcaada'yı) insanların ömrünü uzatmak için yaratmış." Bizim de ömrümüz uzadı.
Bozcaada'ya Tekirdağ, Keşan, Çanakkale üzerinden ya da hızlı feribotu da kullanarak Bandırma, Lapseki, Çanakkale üzerinden gidebilirsiniz. Biz giderken Tekirdağ dönüşte Bandırma yolunu kullandık. Tekirdağ yolunu daha çok beğendiğimize karar verdik. Her iki seçenekte de Geyikli iskelesinden feribotla adaya ulaşıyorsunuz.
Kaldığımız otel çok güzeldi. Kendileri de ada çocuğu olan mimar bir çift, ada tarihinden topladıkları antikaları da kullanarak pek güzel bir yer yaratmışlar. Harika bir kale ve deniz manzarası, son derece iyi düzenlenmiş odalar ve mükemmel kahvaltılar..

Ada yazın çok kalabalık oluyormuş. Hem feribotta hem de kalacak yerde mutlaka rezervasyon yaptırmak gerekiyormuş. Ama bizim Bozcaada deneyimimiz, son derece sakin, kalabalıktan uzak, kafa dinlemeye uygun ve harikaydı.

Adada neler yapılıyor?

1. Çınaraltı Kahvesi'nde damlasakızlı muhallebi, damlasakızlı türk kahvesi, acıbadem likörü ve ince sigar (son üçlüye full kahve diyorlar) eşliğinde gelen geçen seyrediliyor, tavla oynanıp sohbet ediliyor.

2. Herbiri birbirinden güzel buz gibi sulu plajlarında yüzülüyor. Denizin bu kadar güzel olmasını beklemiyorduk. Kumlar açık renkli ve incecik, deniz çok temiz, serin, bir göl gibi sakindi. Akvaryum ve Habbele plajlarında balıklar çevremizde yüzüyordu, elimizi uzattığımızda tutacak gibiydik. Serin suyun izin verdiği kadar suda kalıp balıklarla oynadık. Yukarıdaki plaj, en kalabalık plaj olan Ayazma Plajı.

3. Akşamüstü Rüzgargüllerinin ve Polente Feneri'nin bulunduğu yerden gün batımı seyrediliyor. (2000'lerin başında adada rüzgar enerjisinden elektrik üretimi başlamış. Adanın tüketiminin 36 katı elektrik üretiliyormuş ve üretilen fazla anakaraya gönderiliyormuş. Biz limonata gibi bir hava gördük ama bu rakam adanın rüzgar kapasitesini anlatmaya yeterli. Adanın rüzgarı meşhurmuş. Örneğin otelimizin adı çok esen kuzeybatı rüzgarından geliyormuş. ) İlk akşam biz de Polente fenerine gittik. Şaraplarını, sandalyelerini, fotoğraf makinelerini alanlar gelmiş manzaranın tadını çıkarıyorlardı.


4. Güzel yemekler yeniyor. İlk akşam zamanında Yolüstü Lezzet Durakları'nda izlediğim Lodos'ta, ikinci akşam da Ada Cafe'de yedik. İkisi de adanın özel yerlerinden. Gidilesi, yemek yenilesi ve hatırlanası. Uzunca süredir böylesini görmemiştim. Otlar, mezeler, zeytinler, Ada Cafe'deki gelincik şurubu, balıklar; nefisti.
5. Güzel şaraplar içiliyor. Dönüşte de bolca şarap getiriliyor. Pek çok yerli marka var. En büyükleri Corvus, Talay ve Çamlıbağ. Bizim Talay ve Çamlıbağ şaraplarını deneme fırsatımız oldu. Çamlıbağ Cabernet Sauvignon şarabını pek beğendik.
6. Yemek sonrası Çınaraltı Kahvesi'nde damlasakızlı türkkahvesi, acıbadem likörü içilip gelen geçen seyrediliyor, tavla oynanıyor.
7. Göztepe'den, yani adanın en yüksek noktasından, günbatımı izleniyor. Göztepe'den baktığınızda, bir adada olduğunuzu daha iyi anlıyorsunuz. Bütün ada, bağlar, koylar, deniz ayağınızın altında. Tepeye kadar çıkan yol son derece bozuk, taşlık ve biraz ürkütücü. Ama çıktığınıza değiyor.

8. Gelincik, domates, incir reçeli; kekik balı; çavuş veya kınalı yapıncak üzümü alınıyor. Hediyelikçilere bakınılıyor. Özellikle Rum mahallesinde sokaklarda geziliyor; evlere, heryerdeki çiçeklere bakılıyor, deniz heryerde karşınıza çıkıyor; bir de sürekli aynı insanlarla karşılaşıyor ve ikinci günde "çevre" ediniyorsunuz. Plajda şezlong kiralayan adam ertesi gün kahve içerken sizi görüp "bugün denize gitmemişsiniz?" diyor örneğin.

9. Alışveriş sonrası Çınaraltı Kahvesi'nde (ya da sık değişiklikten hoşlanıyorsanız pek çok diğer kahveden birinde) oturulup türk kahvesi içiliyor ve gelen geçene bakılıyor, tavla oynanıyor.
10. Blackberry'ye de bakılıyor, ama uzak dünyalardan gelmiş epostalar sonuna kadar okunamadan kahve içmeye ya da sizi ufak ufak ısıran, suda sizi takip eden balıklarla oynaşmaya devam ediliyor.
Gördüğünüz gibi adada yapacak çok şey var. Ağır ağır yaşayıp günün her anını doldurabileceğiniz, kendinizi dinleyeceğiniz, bütün kızgınlıklarınızdan arınıp ağız dolusu gülebileceğiniz, benim gibi Ege'de büyüdüyseniz çocukluğunuzu hatırlayacağınız bambaşka bir yer.
Fotoğrafların tümü Ertuğ'un objektifinden. Çok güzeller..

Thursday, July 22, 2010

ingiltere iskoçya 2010









Oxford-Stratford upon Avon-York-Edinburgh-Fort William-Oban-Inverness-Gairloch-her türlü Loch ve Castle-Ullapool-Inverness-Ullswater-Windermere-Bath-Salisbury-Londra
Dolu dolu 14 gün, hatırlanacak en güzel tatillerden biri.
Güzel ülke vesselam...

Sunday, November 15, 2009

san diego

Ekim ayında bir haftalığına San Diego'daydım; bir konferans için..

Yol çoook uzun sürdü. İstanbul'dan direkt uçuş yok; önce Şikago'ya oradan da San Diego'ya uçtuk. Üstelik havaalanındaki bir arıza nedeniyle Los Angeles'e indik ve oradan iki saatlik bir otobüs yolculuğu yaptık.


Havanın her zaman yaz kıvamında olduğu bir şehir San Diego. Limanı, plajları, daimi bir tatilde gibi gezen insanları ve bolca turistiyle; bizim için kıştan önce hoş bir "yaz adacığı" oldu.


US deneyimim çok az. Ama daha önce gördüğüm Orlando'ya oranla San Diego'yu daha çok sevdim. Yine de Amerika hayallerimin ülkesi değil.

San Diego'da dünyanın en büyük hayvanat bahçelerinden biri var. Sınırlı boş zamanımızı orada geçirdik. Çocuklar için çıldırtıcı bir yer!!
Tembel hayvanlar gerçekten sadece uyuyorlar :)

Konferans otelinin hemen yanında, marinada SeaPort isimli küçük bir alışveriş merkezinde minik ve ilginç şeyler satan onlarca dükkan vardı.


Amerika'da her şey çok büyük : Yollar, evler, otel odaları, arabalar, yemek porsiyonları, içecekler.. Bu dükkanlar küçüktü ama.
Bu gidiş dönüşüm bana "jet lag"in ne olduğunu öğretti. Uykumun düzene girmesi iki haftayı buldu.
Özet: Gezmek güzel bir şey :)

Sunday, December 21, 2008

yolculuk


Mutlu Olma Sanatı / Alain
Tatil zamanlarında ortalık, az zamanda çok yer görmek için oradan oraya koşuşturan insanlarla doludur. Eğer bu koşuşturmaya sırf gördüklerinden söz etmek için katlanıyorlarsa, bu mükemmeldir. Çünkü bir sürü yer adı saymak iyidir, vakit öldürür. Yok eğer, kendileri için, gerçekten bir şey görmek için yoruluyorlarsa buna aklım ermez. Gider ayak gördüğümüz şeyler hep birbirine benzer. Bir çağlayanın başka bir çağlayandan çok fazla bir farkı yoktur. Bu yüzden alelacele dünyayı turlayan adamın, geri döndüğü zamanki anıları, başlangıçtakilerden daha zengin olamaz. Görülen şeylerin asıl zenginliği ayrıntılarda gizlidir. Görmek, ayrıntıları fark etmek, herbirinin önünde bir süre durup hepsini bütünsellik içinde kavramaktır. Belki bu işi çarçabuk bitirip başka bir işe başlamayı becerenler vardır ama ben kendi adıma böyle bir meziyete sahip olmadığımı söyleyebilirim.
Bir müzeyi sadece bir defa dolaşmışsanız ya da bir memleketten turist olarak şöyle bir geçmişseniz, anıların birbirine karışmasının, zihninizdeki çizgilerin bulanık manzaralar çizmesinin önüne geçemezsiniz.
Bana göre yolculuk, iki adımda bir durup aynı şeyi farklı açılardan görmeye çalışmaktır. Çoğu zaman gidip oraya buraya oturmakla, yüzlerce kilometre seyahatte göreceğimden fazlasını görürüm.

(...)
fotoğraflar Paris'ten: Louvre Müzesi ve Louxembourg Bahçeleri.

Monday, September 08, 2008

istanbul'da bir başka cumartesi


Cocoon.. Kapalıçarşı'da bir dükkan. Keçeden yapılmış giysiler, takılar ve süs eşyaları satıyorlar.

Havuzlu Restoran.. Bedesten'e yakın. Yemekler lezzetli, hizmet çok iyi.

Şark Kahvesi. Bizimkilerin gezmelerini beklerken oturup Masumiyet Müzesi'ni bitirdim. "sugarlı?sade? cold? süt yani mılk mılk?" diye turistlerle konuşan yaşlı bir garsonu vardı..

Mısır Çarşısı. Nasıl kalabalık! Her gidişimde kokularla başım dönüyor.. Hayatı nasıl da tatlandırabileceğimizi düşünüyorum..
Çaybahçesinde kahvaltı verilmediği için hemen üstündeki Turquhouse Otel'in bahçesindeki Tarihi Kahve'de kahvaltı ettik. Sahurda da açıklarmış. Garsonlar çok yorgundu.. Serviste hiç bir şey aksamadı ama. Manzara da mükemmeldi..



Sabah 8. Pierre Loti Çay Bahçesi. Neredeyse kimse yoktu..